7 Kasım 2012 Çarşamba

Bir İyi Bir de Kötü Haberim Var



“Edebiyatla hayat takım kurup futbol maçı yapsalar, hayat üç çeker edebiyata!”
Veciz Sözler, Barış Bıçakçı 

Hayatlarımız var, kendimize göre derleyip toparladığımız, yeni eşyayla bezediğimiz, sevdiklerimizle doldurup sevmediklerimizden uzak tuttuğumuz odalarımız gibi… Kimsenin el sürmesine izin vermediğimiz yaralarımız gibi, şifrelerini yalnızca bizim bildiğimiz elektronik aletlerimiz gibi, neye göre düzenlendiğini bir tek bizim anlayabildiğimiz kütüphanelerimiz gibi, sadece hak edenin tutabileceği ellerimiz gibi… Hayatlarımız var, ölümlerle büyüttüğümüz, deneyip yenilerek devam ettirdiğimiz, tecrübelerimizle kirlettiğimiz, aşklarımızla yenilediğimiz…

Hayatlarımıza sahte görünümlerle girenler var; odalarımızı talan eden, yaralarımızı kanatan, şifrelerimizi kıran, kütüphanelerimizin düzenini bozan, ellerimizi hor kullananlar... Kendi acılarını bizim ölümlerimizden daha büyük zanneden, deneyip yanılmayı çocuk oyununa çeviren, tecrübelerimizi biraz daha pasaklı hale getiren, aşklarımıza yalanla karşılık verenler var.

Onlara verilecek cevaplarımız, içimizde büyüttüğümüz kelimeler, çiçeklerinden arınmış şiirler var. Onları kırmamak için yaptıklarımız, söylememeyi tercih ettiklerimiz, bizimle boy ölçüşenlere asıl boyumuzu gösterme derdinde olmadığımız için onlara yalnızca inanmak istediklerini sunduğumuz anlar var.

Çağımızın, kendini olmadığı biri gibi göstermek, kitap karakterlerine öykünmek, yaşadıklarımız kafamızdakilere uymayınca hayal kırıklığına uğramak, bu hayal kırıklığının acısını başkasından çıkarmak, egomuzu tatmin etmek uğruna karşımızdakini mutsuz etmek, mutsuz olmanın aşkın başlıca kuralı olduğunu sanmak gibi birtakım hastalıkları var.

Oysa edebiyatla hayat arasında bu hastalıklara tutulanların anlayamadığı küçük bir fark var: Biri okunuyor, diğeri yaşanıyor. Bunu görmezden geldikleri için “kırk üç numara ayakkabılarıyla” edebiyatın da hayatın da üzerinden fütursuzca geçenlere inat, yeni şiirler yazıp yeni şarkılar söyleyenler var. Çünkü onların her gidenin ardından derleyip toparladıkları "kendilerine ait birer odaları" var.

15 Ekim 2012 Pazartesi

"Ah, kimselerin vakti yok"


Başkalarının yazılarını olduğu gibi alıp buraya koymak âdetim değildir; fakat bu şiir günlerdir aklımdan çıkmıyor. Belki son dönemlerde çok kırıldığım için, belki kırıldığım halde durup dinlenmeye vakit bulamadığım için, belki ince şeyleri anlatmaya çalışmaktan yorulduğum için, belki de işte öyle…

İLKYAZ

Ah, kimselerin vakti yok
Durup ince şeyleri anlamaya

Kalın fırçalarını kullanarak geçiyorlar
Evler çocuklar mezarlar çizerek dünyaya
Yitenler olduğu görülüyor bir türküyü açtılar mı
Bakıp  kapatıyorlar
Geceye giriyor türküler ve ince şeyler

Memelerinde biraz irin, biraz balık ve biraz gözyaşı
Bir dev oluyorsun deniz deniz deniz
Sisin dere ağızlarından sokulup akşamları
Fındıklarımızı basıyor
Neyleriz kararan tomurcukları
Çocuklarımıza yalvarıyoruz: Aç durun biraz
Tecimenlere yalvarıyoruz:
Bir "Hotel" bir gizli evlenme az çiziniz
Bir banka az çiziniz bir yalvarma
Bizden size ve sizden dışardakilere

Karılarımızı yolluyoruz tırnaklarını kesmeye ve demeye
-Evet efendim-
Çocuklarımızı yolluyoruz dilenmeye
Bizler gidiyoruz yatağımız tanrıya emanet
Yazların motorlu çingeneleri

Ah, kimselerin vakti yok
Durup ince şeyleri anlamaya

Baba evleri, ilk kez girilen ırmağa dönüş
Toprağa tutku, kendinden dolayı
Kulaklarımızı tıkıyoruz: Para para para
Kulaklarımızı açıyoruz: Kavga kavga kavga
Sorar belki biri: Kavga ama neden kavga
Komşumuza sonsuz balta, karımıza yumruklar içinde
-Bilmiyoruz neden kavga.

Sonra kasabanın cezaevinde
Silgimizi göz önüne yerleştiriyoruz
Günlerimizi iterek genişletiyoruz
Yer açıyoruz karılarımızı düşünmeye
Bizsiz geçen menevşeyi düşünmeye

Durup ince şeyleri anlatmaya
Kimselerin vakti olmasa da
Okulların kadın öğretmencikleri
Tatil günlerini çoğaltsalar da
Kutsal nemiz varsa onun adına
Gözlerimiz için bağlar dokusalar da
Birikimler ve çizgiler gitgide gitgide
Açmaya ilkyaz çiçekleri

Bir gün birileri öte geçelerden
Islık çalar yanıt veririz


5 Ekim 2012 Cuma

ama...


Garip bir memlekette yaşıyoruz. İnsanlar bir yandan her şeyi kabullenirken bir yandan da bu hallerine sebepler uyduruyor. Suçu başkasına atmak en başarılı olduğumuz alanlardan biri. Bir şeyi beceremiyorsak veya onun yanlış olduğunu düşünüyorsak bu durumun mutlaka bir nedeni var. Duruşumuzun, söylemimizin, hayat tarzımızın, yaptıklarımızın, yapamadıklarımızın, yapmamayı tercih ettiklerimizin hep bir suçlusu var ve o suçlu tabii ki biz değiliz.
Savaşa karşıyız, ama Türk halkına yapılanların öcünü de almamız gerekiyor.
Eşcinsellerle ilgili sorunumuz yok, ama bizden uzak durmalarını istiyoruz.
Hepimizin Kürt arkadaşları var, ama Kürtçe eğitim verilmesini manasız buluyoruz.
Alevileri seviyoruz, ama cemevlerinin ibadethane sayılmasına karşıyız, bize camiler yetiyor.
Bir zamanlar çok sevdiğimiz Ermeni komşularımız vardı, ama Ermeni halkının savaş anında yapılanları bu kadar büyütmesine çok sinirleniyoruz.
Belediyenin birtakım yolsuzluklara karıştığını kabul ediyoruz; ama çok iyi çalıştıklarını, metro bile yaptıklarını görmezden gelemiyoruz.
Birilerine âşığız, ama zayıf yönlerimizi ona göstermemek için çabalamaktan yoruluyoruz.
İletişim çağının iletişim kuramayan insanlarıyız. Kapılarımızı bir başka kültüre, yeni bir düşünceye, farklı bir halka açmayı bir kenara bırakalım, en yakınlarımıza doğru bir adım atmaktan bile aciziz. Oysa bilgisayarlar, cep telefonları, silahlar için değil; dokunmak, hissetmek, üretmek için tasarlanmış ellerimiz var. Ellerimizi birbirimizin yaralarını iyileştirmekte kullanabilmemiz için önce cümlelerimizi “ama”lardan kurtarmamız gerekiyor. Ancak o zaman her şeyin suçlusu biraz da biz olabiliriz.

8 Eylül 2012 Cumartesi

kelimeler, kelimeler, kelimeler...



31 Ağustos 2012 Cuma
İstanbul, Moda

Yaşamaya başlayınca yazı öleyazıyor. Hayat sana ani bir darbe vurana kadar aklında dönen kelimelerin rengi, kokusu, göstereni, gösterileni değişiyor.

Ne kadar mutlu olursan ol, kaleminin ucundan istediğin kelimeler dökülmeyince bir eksiklik hissediyorsun. Varlığının kimseye verilmemesi gereken bir yerine ihanet ettiğini düşünüyorsun; ama bu ihanetten keyif alıyorsun. Uzun sürmeyen bu keyif, zamanı gelince bitiveriyor. Sen yine kelimelere sığınıyorsun, hep kelimelere sığınıyorsun. Kendini onlarla var ediyorsun. Kim bilir, belki de yok ediyorsun. Ne de olsa kendinden kopardığın parçaları kâğıda döküyorsun. Dökülen parçalarını toplayabilmek için yine kaleme sarılıyorsun. Biraz yazıyor, biraz yaşıyorsun. Hep yaşarsan kelimelerin sana küseceğinden korkuyor, bu sebepten biraz acıyorsun. 

Kurulan hayaller de paranoya da kelimelerden yapılma. Tuttuğun kalem, yazdığın defter, gezdiğin sokaklar, avucundaki çizgiler, ellerin kelimelerden yapılma. Belki içini kesip baksalar kelimeler çıkacak. Bu yüzden onlara ihanet edemiyorsun. Çünkü insan özüne ihanet etmez. Biraz yaşadıktan sonra durup biraz yazıyorsun, ardından biraz kanıyorsun. Yok, sen istesen de özüne ihanet edemiyorsun.

22 Temmuz 2012 Pazar

Memleketimden Çeviri Manzaraları

"Kurumsal” kelimesi hayatımıza girdiğinden beri hepimizin bir unvanı ve bir “iş tanımı” var. Benim çalıştığım “kurumsal” şirkette unvanım “çevirmen” olarak belirlenmiş olsa da bir editörün yapması gereken birtakım görevleri de üstleniyorum. Çünkü bu iş tanımı denilen meret ele avuca sığmıyor, bir türlü tanımlanamıyor. Sayfalar süren metin “Ayrıca yöneticisinin kendisine verdiği tüm görevleri yerine getirmekle yükümlüdür.” cümlesiyle bitince her şey bambaşka bir boyut alıyor. Bir yandan çevirmenlik bir yandan da editörlük yapınca “mesleki deformasyon” tabir ettiğimiz durum hayatının bir parçası haline geliyor. Mesleğin de “dil” gibi günlük hayatın ayrılmaz bir parçası olunca yolda yürürken, televizyon izlerken, kitap okurken sürekli deforme oluyorsun. 
Henüz teknolojiyi cebinde taşıma fikrine pek ısınamamış biri olarak fotoğraf makinem yanımdayken belgeleyebildiğim deforme edici öğeleri aşağıya koyuyorum.

Silinen "ing" ne kadar da hüzünlü görünüyor, "attation" ise ne yapacağını şaşırmış!


"Ucuzla, ey pazar!"


İngilizce ile Türkçe arasında gidip gelen bir şeyler yemek istiyorsanız buradan buyurun.


Punk might be "dead", but it is not "that"!!!


Madem "world" ve "academy"i birarada kullandın, "sports"u neden düşünmedin?


Satranç burger yiyebileceğiniz tek yer: Güneşli.


Buna bulabildiğim tek çözüm: "Class John"


You may also need spelling lessons!


İzmir'de tuvalete girmek bir başka!


Bunun çeviriyle ilgisi yok; ama doğrudan araçlara hitap edilmesi ne güzel. Ne de olsa onlar insanların ekmek tekmesi.

21 Temmuz 2012 Cumartesi

Sus, Otur, Konuşma!


 “Okuduğundan çok konuşabilir mi insan, yazdığından çok söyleyebilir mi?”
Sırrı Süreyya Önder
Bazen sadece oturarak öğreniyorsun, yalnızca susarak, izleyerek ve dinleyerek… İçinden konuşarak dünyaya kafa tutuyor, hayali diyaloglar kuruyorsun. Bazen yalnızca oturuyor ve susuyorsun, susuyor, sus…
Dişin ağrıdığı için dişçiye gidiyorsun örneğin, siyasete veya militarizme bulaşmaya hiç niyetin yok. Tek amacın beynini zonklatan o acımasız çürükten kurtulmak… Muayenehaneye biraz erken gittiğin için “Sizi beş dakika bekleteceğiz.” diyorlar, uslu bir çocuk gibi bekliyorsun. Ne olduğunu anlamadan biri dişçi, biri müşteri iki insanın konuşmasını dinlemek zorunda kalıyorsun. Bir taraf iktidarı, diğer taraf askeri savunuyor. Ağız dalaşından ciddi bir kavgaya dönüşmesini beklediğin bu konuşmayı, televizyonda beliren bir futbol karesi anında unutturuyor. İki taraf da futbol paydasında birleşiyor. Beş dakikan dolunca sana dişçi koltuğu düşüyor.
Ofiste oturuyorsun mesela, çeviri yapıyorsun. O gün içinde bitirmen gereken, hiç de edebi olmayan bir dokümanla uğraşıyorsun. Faşizm, ırkçılık gibi kelimeler aklına bile gelmiyor. İçeri bir kadın giriyor, iş arkadaşınla konuşmaya başlıyor, gündemi o belirliyor. İş arkadaşın “Doğulular buraya geliyor, doğru düzgün Türkçe konuşamıyor. İstanbul aksanıyla konuşamayan defolup gitsin kardeşim.” diyor. Karşısındaki kadın “Hayır, canım hayır.” deyince derin bir nefes alıyorsun. Yeni bir nefes alamadan kadın “İdeali bu tabii; ama olmuyor işte.” diye sözünü tamamlıyor. Sana fal taşı gibi açılan gözlerinle çevirmen koltuğunda oturmak düşüyor.
Yakın bir arkadaşının verdiği bir davete gidiyorsun. Çok sevdiğin restoranın bahçesinde toplanan kalabalığa selam verip arkadaşlarının yanına oturuyorsun. Aranızdaki yeni evli çift ilgi odağı; düğünlerinden, yeni taşındıkları evden bahsediyorlar. Bir an geliyor yeni evli kadın, kocasının diğer taraftaki insanlarla konuşmasını fırsat bilerek, sana “Aşk diye bir şey yok! Evlenince anlıyorsun bunu. O yüzden çok ayrıntılı düşünme biriyle birlikte olacaksan, yoksa kimseyi bulamazsın.” diyor. Sana restoranın ahşap sandalyesinde oturup kulaklarının uğultusunun geçmesini beklemek düşüyor.
Bazen insanlar sadece konuşuyor. Kelimeler boşluğa karışırken sana sustuklarını yazmak düşüyor. Bazen sadece yazarak anlatabiliyorsun, yalnızca oturuyor, susuyor ve yazıyorsun, yazıyor, yaz…

12 Haziran 2012 Salı

Şaşı Bak Şaşırma


Memleket kötü haber konusunda hiç yokluk çekmedi; ama eskiden kötü haberlere şaşırırdık, üzülürdük, sinirlenirdik, öyle veya böyle tepki gösterirdik. Son dönemlerde bunların hiçbirini yapmıyoruz. Farkında olmadan büyüyoruz, elini kolunu kaldırmaya hali olmayan yaşlı insanlar gibiyiz.
Pankart açan gençlere sekiz yıl beş ay hapis cezası veriliyor. Şaşırmıyoruz.
Bir üniversiteli poşu taktığı için on bir yıl üç ay hapse mahkûm ediliyor. Farklı bir beklentimiz olmadığı için buna da şaşırmıyoruz.
THY grev hakkı için direnen yüzlerce çalışanını işten atıyor. Üstelik bunu çalışanlarına kısa mesaj göndererek yapıyor.  Şaşırmak ne kelime, yapılana hak verenlerimiz bile çıkıyor.
Üçüncü köprünün yapımı kesinleşiyor. Eh! Ne beliyorduk ki? Tabii ki şaşırmıyoruz.
Çayan Birben polisin sıktığı biber gazı yüzünden hayatını kaybediyor. Gencecik bir insanın ölümü içimize oturur gibi oluyor, ama kolay toparlanıyoruz. Ne de olsa başka genç insanlar da ölüyor.
Başbakan “Her kürtaj bir cinayettir.” diyerek kürtaja karşı olduğunu açıklıyor. Bu gibi söylemlere şaşırmayı bırakalı çok oluyor.
Sağlık Bakanı “Tecavüze uğrayan kadınlar doğursun, devlet bakar.” diyerek onu destekliyor. Bu biraz tuhaf geliyor; fakat ilk andaki şaşkınlığımızı çabuk atlatıyoruz.
O malum belediye başkanından “Tecavüze uğrayan kadın kendini öldürsün.” açıklaması geliyor. Biraz tepki gösterir gibi oluyoruz; fakat adamcağız derdini açıklayınca rahatlıyoruz.
Yargıtay, evinde anal ve oral seks görüntüleri içeren CD bulundurana bir ila dört yıl arası hapis cezası verilmesini istiyor. Yatak odamıza giren yargıya bakıp dudaklarımızı eşlerimizin karın bölgelerine kaydırıyoruz.
Gazeteciler tutuklu arkadaşları için yürüyor, THY çalışanları grev hakları için, kadınlar kürtaj hakkı için, öğrenciler hapisteki arkadaşları için… Her koyun kendi bacağından asılıyor, herkes yalnızca kendi sorununa odaklanıyor. Bunu da doğal karşılıyoruz.
Şaşırmıyoruz. Çünkü Alice şaşırır, Küçük Prens şaşırır, çikolata fabrikasına giden Charlie şaşırır. Büyükler şaşırmaz. Şaşırma yetimizi, dolayısıyla çocukluğa özgü tek özelliğimizi elimizden alıyorlar. Büyüyoruz, şaşırmıyoruz, dönemin başbakanının ettiği beylik laftaki gibi “alışıyoruz”.

25 Mayıs 2012 Cuma

Ansızın


Birine ufacık bir hediye ver. Bunu durup dururken yap, ortada belirgin bir sebep yokken... Sonra onun şaşkınlığını izle, değişen yüz ifadesini, tavırlarını... Senin yaptığına ille de bir anlam vermeye çalışmasını, adımlarını daha temkinli atmasını... Bir süre bu işin altında bir bit yeniği aramasını, bulamayınca böyle bir "güzellik" yaptığın için senin deli olduğuna kanaat getirmesini... İnsana özgü olanın tuhaf karşılanmasını...

Birine ufacık bir hediye ver. Bunu durup dururken yap, ortada belirgin bir sebep yokken... Sonra şunu fark et: Öylesine uzak kalmışız ki karşılıksız vermekten, birbirimize dokunmayı unutmuşuz. O yüzden hepimiz açık yaralarla dolaşıyoruz. Yaralarımızdan akan kanı gözyaşlarımızla yıkıyoruz. Kilometrelerce yol gittikten sonra soğuk olduğu için denize girmiyoruz. Aşk yanı başımızda durduğu halde, karşımızdakine söylemeyi bırak, onu kendimize itiraf edemiyoruz. Hayatımıza yeni birini almanın beraberinde getireceği sorunları düşünmekten adım atmaya cesaret edemiyoruz. Kabul et, biz birbirimize dokunmaktan korkuyoruz.

Sen yine de birine ufacık bir hediye ver. Bunu durup dururken yap, ortada belirgin bir sebep yokken... Sonra ellerinin gülümsemesini izle, yaraların kapanıp kapıların açılmasını, insana özgü olanın olağan karşılanmasını...


13 Mayıs 2012 Pazar

Rastlantı Bu Ya...


" ...Rastlantı bu ya, yedi yıl önce Tereza'nın yaşadığı kentin hastanesinde çetin bir nörolojik vaka görülmüştür. Prag'da Tomas'ın çalıştığı hastanedeki başcerrahı konsültasyona çağırmışlardı ama rastlantı bu ya, Tomas'ın çalıştığı hastanedeki başcerrah siyatik ağrıları çekiyordu. Kıpırdayamadığı için yerine Tomas'ı gönderdi, taşradaki hastaneye. Kasabada birkaç otel vardı ama rastlantı bu ya, Tomas'a Tereza'nın çalıştığı otelde oda ayırdılar. Rastlantı bu ya, treni kalkmadan önce otelin lokantasında oyalanacak kadar boş zaman buldu Tomas. Rastlantı bu ya, o gün servis sırası Tereza'daydı ve gene rastlantı bu ya, Tomas'ın masasına Tereza bakıyordu. Sanki kendisinin pek niyeti yoktu da, Tomas'ı Tereza'ya doğru iten bu altı rastlantısal olay olmuştu. Prag'a Tereza için dönmüştü. Dayanağı böylesine rastlantısal bir aşk iken, kişinin yazgısını böylesine yönlendirebilen bir karar; yedi yıl önce başcerrahın siyatik ağrıları tutmamış olsa bugün varlığından söz edilemeyecek bir aşk."

Milan Kundera, Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği

Yola dair yazılar yazdığım olur; ama gittiğim yerler hakkında pek yazı yazmam, yazamam. Çünkü ben ikide bir giderim, yerimde duramam, içimdeki dünyaya sığamam. Kendimi bildim bileli isim ve tarihleri aklımda tutamam. Bunun yerine aklımdakileri yola bırakır, hissettiklerimi anlatırım.
Oysa bu kez durum farklı. İçimde garip bir kıpırtı, susmak bilmeyen biri var. “Prag dışında bir şehir sana Milan Kundera’yı hatırlatıyorsa onun hakkında yazmamak haksızlık olur.” diyor tekrar tekrar. İşte bu yüzden kelimelerimi Antakya’ya vermek niyetindeyim, adımımı attığım anda beni akasya kokularıyla karşılayan şehre…
Antakya her şeyden çok insanlarıyla büyülüyor beni. Ne çok insan tanıyorum, kısa yolculuklarda ne çok insanın hayat hikâyesini dinliyorum, ne çok gülümsüyor, ne çok mutluluktan ağlamaklı oluyorum. Herkesin bu kadar yardımsever olduğu bir yerde dünya bir an için duruyor sanki. Her şey yanlış, her şey saçma, hiçbir şey olması gerektiği gibi değil ve ben herkese aptalca bir güven duyuyorum. Sanki orada başıma hiçbir şey gelmezmiş gibi, sanki para, mal mülk kimsenin umurunda değilmiş gibi, sanki herkesin tek derdi beni mutlu etmekmiş gibi...
Samandağ’da Monet’yi görüyorum. Daracık bir sokakta Orhan Veli’ye rastlıyorum. Korkmadan gülümsüyorum, karşımdakinin benim hakkımda komplolar kurmadığını, hileye başvurmayacağını bilerek içtenlikle konuşuyorum. Yılankavi sokaklarda amaçsızca dolaşıyorum, kaybolduğum her sokağa sevgiyle yaklaşıyorum. Paranoyak kişiliğimi bir süre için rafa kaldırıyorum, karşılıksız vermenin ne demek olduğunu hatırlıyorum. Her köşeden çıkan sürprizlere bakıp şaşırıyorum. Öyle çok şaşırıyorum ki çocukluğuma bir adım daha yaklaşıyorum.
Antakya beni tesadüflere buluyor, rastlantılarıyla aklımı alıp kalbime hızlı bir giriş yapıyor. Bu yüzden aklımdakileri yola bırakıp hissettiklerimi anlatıyorum. Belki sen de gidersin bir gün oralara, belki sokağın bir köşesinden aşk çıkar, belki öyle çok şaşırırsın ki seksek oynayan çocukluğun sana göz kırpar diye gördüklerimi paylaşıyorum.



27 Nisan 2012 Cuma

Ne desem..


Bir diyeceğim vardı. Ne zamandır dilimin ucuna gelen, hep demeyi ertelediğim..

Bu oda sıcak. Düşüncelerimin beynimden akıp gitmesine olanak verecek kadar sıcak hem de. Yine de kalkmıyorum. Çalışıyor olmak görüntüsü, aylak dolaşma görüntüsünden daha çok ihtiyacım olan bir şey. Aralık perdeden güneş, aralık pencereden hafif bir esinti sızıyor. Dilimin ucuna geliyor kelimeler. Evet, benim bir diyeceğim vardı..

“Saç sefadan tırnak cefadan uzarmış” derler. Ne saçım ne de tırnaklarım uzuyor. Öyle sabit kalakalmışlar. Sanki bedenim dondurulmuş da arafta bekliyor. Hani dilimin ucuna geleni bir söylesem..

Anlayış benden çok uzaklarda bir kelime olmuş. İnsanlardan anlayış beklemiyorum; aksine ben anlayış göstermek istemiyorum. Sessiz kaldıkça saldırganlaşan bir topluluğa bakıyorum. Herkeslerin bir doğrusu var. Yahu benim de bir diyeceğim vardı ama..

Dün mektuplarımı toparladım. Artık hepsini sahiplerine ulaştırsam iyi olacak. O kadar yazmışım, yine de hala bir diyeceğim var..

Uzun zaman önce kayıp bir yazımı bulmaya yeltenmiştim. Şimdi kayıp sözümü arıyorum. Bir diyeceğim vardı benim. Dur biraz daha bakınayım….

20 Nisan 2012 Cuma

ÇEVİRMEN'E




BAĞLANMAYACAKSIN BİR ŞEYE
 Bağlanmayacaksın bir şeye, öyle körü körüne.
 "O olmazsa yaşayamam." demeyeceksin.
 Demeyeceksin işte.
 Yaşarsın çünkü.
 Öyle beylik laflar etmeye gerek yok ki.
 Çok sevmeyeceksin mesela. O daha az
 severse kırılırsın.
 Ve zaten genellikle o daha az sever seni,
 Senin onu sevdiğinden...
 Çok sevmezsen, çok acımazsın.
 Çok sahiplenmeyince, çok ait de olmazsın
 hem
Hatta elini ayağını bile çok sahiplenmeyeceksin.
 Senin değillermiş gibi davranacaksın.
 Hem hiçbir şeyin olmazsa, kaybetmekten de
 korkmazsın
 Onlarsın da yaşayabilirmişsin gibi
 davranacaksın
 Çok eşyan olmayacak mesela evinde.
 Paldır küldür yürüyebileceksin.
 İlle de bir şeyleri sahipleneceksen,
 Çatıların gökyüzüyle birleştiği yerleri
 sahipleneceksin.
 Gökyüzünü sahipleneceksin,
 Güneşi, ayı, yıldızları..
 (...)
 Çok sahiplenmeden, çok ait olmadan
 yaşayacaksın.
 Hem her an avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi,
 Hem de hep senin kalacakmış gibi hayat.
 İlişik yaşayacaksın. Ucundan tutarak...

 CAN YÜCEL

Yüzümüzdeki kusurlar, son anda vazgeçtiğimiz yolculuklar mıdır?*


Arada sırada gitmeli insan. Giderken ardında bıraktıklarına tek tek sarılmalı. Uzun bir otobüs yolculuğuna çıkmalı. Düşüne düşüne kendine yaklaşmalı, içindeki benliklerle bir kez daha tanışmalı. Düşüncelerini yola bırakmalı, kendinden uzaklaşmalı. Mağaza indirimlerinden, insan kalabalıklarından, yeknesak konuşmalardan kaçmalı. Yalnız kalmalı, geçtiği sokakların ışıklarına bakarken başını cama dayayıp kendini müziğe bırakmalı. Kitaba karışmalı, yazıyla barışmalı. Özlemeli, geri döndüğünde birilerinin onu özlediğini görmeli. Yola aşkla bağlanmalı, zamanı geldiğinde onu geride bırakıp umudunu yeni aşklara bağlamalı. Rutinin koruyucu kollarından çıkıp bilinmeyenin elini tutmalı.

Ne olursa olsun yerleşmemeli insan. Kusurlu hayatına yüzündeki kusurları da eklememeli. Çünkü “yavaş yavaş ölürler seyahat etmeyenler”. Genç yaşında ölmemeli insan, arada sırada gitmeyi bilmeli.

* Başlıktaki dize Adem Yeşilyurt’un bir şiirinden alınmıştır. Adem’in bloğu için tıklayınız: günceler


9 Nisan 2012 Pazartesi

Şansa Bak!


30 Mart 2012 Cuma – 8 Nisan 2012 Pazar

Bir şansın olsa buralarda durur muydun?

Bir şansın olsa birlikte yaşadığın insanlarla yaşamaya devam eder miydin?

Bir şansın olsa diyorum, şu anda yaptığın işi yapar mıydın?

Bir şansın olsa mesela, olmaz ya, rahat yuvanı geride bırakır mıydın?

Bir şansın olsa, ki mümkün değil, ofis odalarına sıkışmaktan, alışveriş merkezlerinin kasvetinden, manasız konuşmalardan uzaklaşır mıydın?

Bir şansın olsa nereye kadar koşardın?

Sen şansını kullandın mı? Zaman geçip gidiyor mu? Çok mu yaşlandın? Bu yaştan sonra yapılacak bir şey yok mu?

Sen ne dersen de, bence insan kendi şansını kendisi yaratır. Çünkü hayat öyle üst üste konulan ve ağır bir darbe almadığı sürece birbirinden ayrılmayan lego parçaları gibi değil. Her şey yıkılıp yeniden yapılabilir. Bunu yapmak için ilahi bir güce ihtiyaç yok; sadece neye, ne kadar katlanabileceğini bilmek gerek. Sonrası yap, boz, ekle, çıkar, “dene, yenil; bir daha dene, gene yenil; daha iyi yenil.

Şimdi bir şansın olsa tekrar tekrar deneyip yenilir miydin?

5 Nisan 2012 Perşembe

"Çoktular, Ama Hiç Yoktular"



4 Nisan 2012 Çarşamba
“İki dakikanı alabilir miyim?” dedi.
“Tabii ki.” derken bana ne anlatacağını merak ediyordum.
Yalnız kaldığımız anda söze başladı: “İnternetten sipariş vermiştim.” Yolunda gitmeyen bir şeyler olduğu sesinden anlaşılıyordu. “Paket açık gelmiş.”
“İçindekiler mi çalınmış?” dedim.
“Hayır, ama kitap sipariş etmiştim.” Bunu patlayıcı madde sipariş etmiş de polise yakalanmış edasıyla söylüyordu.
“Ben de kitap sipariş ediyorum bazen. Hem daha ucuz oluyor hem de zamandan tasarruf ediyorum.” dedim bunun o anda verilebilecek en kötü cevap olduğunu bilmeksizin.
“Hayır, hayır! Anlatamadım. Ben Ermenilerle ilgili, Ermeni yazarların yazdığı kitaplar sipariş etmiştim. Ha! Bir de Ermeni bir müzisyenin albümü vardı.” dedi.
Öylesine kaz kafalıydım ki ne anlatmaya çalıştığını bir türlü anlamıyordum. “Ben de Ermenilerle ilgili bir sürü kitap alıyorum.” diye atıldım.
“Fakat ben çok korkuyorum.” deyiverdi. “Ya biri kitapların ismini görüp de paketi açtıysa? Ya bize zarar verirse? Üstelik annemlerin adresini vermiştim. Ya anneme bir şey olursa?”
Sonunda algım açılmıştı. “Yok canım! İşgüzar biri değerli bir şey var mı diye bakmıştır. Kafana takma sen, üzme kendini.” diye avutmaya çalıştım onu.
O ise hâlâ panik halindeydi, yüzünden salt korku okunuyordu. “Bir şey olmaz değil mi?” dedi ailesinin hayatı benim vereceğim yanıta bağlıymışçasına.
Kendimden emin bir şekilde “Olmaz. Korkma sakın. Böyle düşünecek olursak adım atamayız.” diye uzayıp giden bir telkine giriştim. Bu diyalog hiçbir sonuca varamadan birkaç kere tekrarlandı. Yüzündeki korku, ancak günler sonra geçecekti.
Hepimizin kardeş olduğu bir ülkede azınlık olmak tam da böyle bir şeydi. Kuaför koltuğunda otururken makası şahdamarında hissetmek gibi, anadilini konuşurken korkmak gibi, adını söyler söylemez kendini ele vermek gibi, bir gün sokak ortasında vurulabileceğini ve yerde yatan cesedinin üzerine gazete serileceğini bilmek gibi…
Günler sonra, her şeyin yolunda gittiğini öğrenince, her ne kadar belli etmesem de rahat bir nefes alacaktım. Kuaför, makasını benim şahdamarımdan çekmiş gibi; aynı tehlike benim annemi ıskalamış gibi, onunla kardeşmişim gibi…

2 Nisan 2012 Pazartesi

Sen Tek Biz Hepimiz



31 Mart 2012 Cumartesi
Çünkü gerçek diye bağrımıza bastığımız hiçbir şey, gerçek falan değildir.
Hakan Bıçakcı, Ben Tek Siz Hepiniz
Ofisteyim. Bir gıcırtı duyuyorum. Bilgisayarın karşısında otururken koltuğumun sallanmaya başladığını hissediyorum. Tansiyonumun düştüğünü sanıp koltuğun kollarına sıkıca tutunuyorum. O ise gıcırdayarak bir ileri bir geri hareket ediyor. Çalışma masama nazır salıncağa biniyorum, yüzümü yalayan rüzgâra gülümseyerek karşılık veriyorum. Aniden telefonum çalıyor. Arayan münasebetsize cevap vermek için ahizeye uzanınca koltuğum sallanmaktan vazgeçiyor. Telefonu kapattıktan sonra “Vay be! Hakan Bıçakcı öyküsü gibiydi.” diyorum. İş arkadaşım “O da kim?” diye sorunca kendime gelip “Bir yazar.” diye geçiştiriyorum.
Ben Tek Siz Hepiniz’i günlerdir elimden ve dilimden düşürmediğim için olsa gerek bu soruyu çok sık duyuyorum. Soru hep aynı olsa da benim verdiğim cevaplar karşımdaki kişiye göre değişiyor. Yanıt bekleyen, değer verdiğim biriyse “Genç bir yazarımız. Ben de yeni keşfettim, mutlaka okumalısın.” diye başlayan bir açıklamaya girişiyorum. Pek de hoşlanmadığım birine dert anlatıyorsam “Aaa! Tanımıyor musun? Yazık! Oysaki çok başarılı biri.” diyorum yazarın bütün kitaplarını hatmetmişçesine.
Kitapla baş başa kaldığım zamanlarda ise yazarın hayal dünyasıyla gerçek dünya arasında gidip geliyorum. Belki de bu yüzden Hakan Bıçakcı ile ilgili asıl fikrimi kimselere anlatmıyorum. Açıkçası “Arada sırada senin de koltuğun salıncağa dönüşüyor mu? Hah! İşte böyle öyküler anlatan bir yazar!” cümlesine en yakın arkadaşlarımın bile olumlu tepki vereceğini sanmıyorum.
Yazarın Barış Bıçakçı’yla soyadı benzerliği beni ilk anda heyecanlandırsa da çok geçmeden “c” ve “ç” harflerinin azizliğine uğradığımı fark ediyorum. Ben Tek Siz Hepiniz’i alırken yazarın değil, kitabın adına vuruluyorum. Çocuk oyunlarında bütün dünyaya kafa tutmayı anlatan bu cümlenin, kitap kapağında hiç de çocuksu olmayan kesik parmaklarla donatılmasına mana veremiyorum. Öyküleri okuyunca, kitap başlığının çocuklardan çok büyüklerin dünyasında yalnız kalmış bireyin serzenişine işaret ettiğini anlıyorum.
Düşle gerçek arasında asılıp kalmış kitap karakterlerinde insanı tedirgin eden, bir o kadar da tanıdık bir “şey” var sanki. Her yer saplantılı karakterlerle dolu. Sokakta veya işyerinde karşılaşabileceğim insanların başından tuhaf olaylar geçiyor. Bilincin altını üstüne getiren psikolojik göndermeler yapılıyor. Bir yanıyla gotik, diğer yanıyla komik hikâyeler anlatılıyor. “Böyle bir şey benim başıma gelmez ki!” dediğim anda, öykünün kahramanı, hayatımın değişmez bir parçası haline gelmiş deniz otobüsüne biniyor. “Başımdan geçen hikâyelerle kafamdan geçen hikâyeleri” ayırt edemez oluyorum.
Kimi öğeler beklenmedik yerlerde tekrar karşıma çıkıveriyor. Farklı öykülerin insanlarının oturduğu kafelerde Big in Japan çalıyor. Bir öyküde anlatılan parmaklar başka bir öyküde yeniden boy gösteriyor. Bu öğeleri Dali’nin pek çok eserinde yer alan eriyen saatlere benzetiyorum; beni rahatsız etmek yerine gerçeküstü bir dünyada gerçeğe tutunmamı sağlıyorlar.
Bir yerlerden deniz kokusu geliyor, yattığım yerden doğrulup hafif sağa dönüyorum. Şezlongda olduğuma yemin edebilirim, gözlerimi açmadan ayaklarımı aşağı sallandırıyorum, bir iki adım atıyorum. Kumlar ayaklarımı yakınca gözlerimi açıyorum. Odamın duvarıyla karşı karşıya kalıyorum, arkamı dönüp şezlong olmaktan çok uzak yatağıma bakıyorum. Yatağın yanındaki komodinin üzerinde Ben Tek Siz Hepiniz duruyor. Bu tekinsiz histen kurtulmak için kitabın kapağını açıp yazarın imzasına bakıyorum. Hakan Bıçakcı’nın çizdiği parmak “Sen Tek Biz Hepimiz” dercesine adıma işaret ediyor.

26 Mart 2012 Pazartesi

Destursuz Misyoner


İş arkadaşımla bir mola vermişiz. Çaylarımızı yudumlarken oradan buradan muhabbet ediyoruz. “Ah ne kadar da seviniyorum böyle gençleri görünce!” diyerek odaya dalıyor. Heyecanla bir şeyler anlatıyor. Anlaşılan menopoz sonrası durulmayan bir ablayla karşı karşıyayım. Cümlelerin gidişatından kendini gençleri eğitmeye adadığı belli oluyor. İlk başta sevimli gelebilir. Ancak bu ifade, bu gülüş, bu tonlamayı az çok biliyorum. Bunun sonu iyi değil. Yine de bir sebepten odama dalmış bu yabancı misyoneri, tanrı misafiridir diyerek buyur ediyorum. Gülerek – ki mütemadiyen yaptığı bu- oturuyor. Bir dernek adına gelmiş, yardım topluyormuş.  Konuştuklarıyla yardım topladığı dernek içeriğinin pek bir alakası yok; ama “Demek ki bu şekilde iletişim kuruyor.” diye geçiriyorum içimden.  “Elimizden geldiğince” deyip gözümü kolunun altında tuttuğu makbuzlara dikiyorum. Amacım bu tek taraflı heyecanı sonlandırıp ablayı başka odalara başka kafaları ütülemeye yollamak. Ama olmuyor. Yetmiyor ablamıza. Çünkü “ah gençler, vah gençler” diyerek heyecanına heyecan katamadı, istediği alkışı toplayamadı. Belli ki misyonerlik faaliyeti tam gaz devam edecek. Bu sefer nereye gideceğini pek de tahmin edemediğim bir giriş yapıyor. Üniversite bahçesinde doğulu bir öğrenciyle yaptığı sohbeti anlatıyor. Doğulu deyince duruyorum, sanırım ablaya yakıştırdığım misyoner benzetmesi gerçeğe dönüşüyor. Tepkisiz, dinliyorum. Bana öğrencinin devleti, askeri kötüleyen ifadelerini, kendisinin ise aslanlar gibi onları nasıl koruduğunu anlatıyor. Tepkisiz, dinliyorum. Ayrım yapmadığını üstüne basa basa tekrar ediyor; onun da varmış “doğulu” arkadaşları. Ama “onlar” nasıl böyle konuşurlarmış, bu yaptıkları nankörlükmüş. Tepkisiz, dinliyorum. Çok üzülüyormuş, gençleri çok seviyormuş, onları böyle görmeye dayanamıyormuş. Tepkisiz, dinliyorum. Bu tepkisizliğe daha fazla dayanamıyor ve soruyor: “Sessiz kaldınız?” “Bana bunları neden anlattığınızı anlayamadım” diyorum. Şaşırıyor. Sanki odama destursuz girip tanımadan etmeden memleketin hassas konularıyla ilgili apır sapır  konuşması çok normalmiş gibi benim söylediğime şaşırıyor. Bilmem gerisini anlatmama gerek var mı? İş arkadaşımın “Toplantıya geç kalıyoruz.” yalanıyla beni kurtardığı bu tuhaf diyalog son buluyor. Gülücüklerini havaya salarak uzaklaşıyor misyonerimiz.

Onun ve onun gibilerin bu öz güveni nereden geliyor merak ediyorum. Benim tepkisizliğimi başka odalarda nasıl anlatır acaba diye düşünüyorum. Çünkü ablamızı günün ilerleyen saatlerinde başka odalarda da gülerken görüyorum. Onun yıllardır uğruna nice kanlar dökülmüş bu hassas meseleyi, “Kandırılmış ve cahil insanları yola getirmeliyiz.” kibrine indirgemesine mi yanayım; hiç tanımadığı bir insana sanki onun gibi düşünmek zorundaymış gibi gülerek düşüncelerini anlatmasına mı yanayım; söylediklerine “Görüşlerinize katılıp katılmamak bir yana, bunları dinlemek zorunda değilim, odama bu amaçla gelmemiştiniz.” anlamında tepkisiz kaldığım için beni kafasında “sen de onlardansın” diye etiketlediğine mi yanayım; yoksa memlekette bunun gibi düşünen nice insanın varlığına mı…


Birbirimizi ne zaman gerçekten dinleyeceğiz merak ediyorum. Çünkü ben artık, destursuz odama dalanlarla, bana akıl vermeye çalışanlarla, karşısındakinin ne düşündüğünü bilme ve sorma zahmetine bile katlanmadan üstelik onun misafiriyken ona caka satmaya kalkışanlarla yaşamak istemiyorum. Bilmem anlatabiliyor muyum?


22 Mart 2012 Perşembe

Edebiyat İnsanı Bir Güzel Benzetir


21 Mart 2012 Çarşamba

Baktığım her yerde bir alıntı görüyorum, gördüğüm her şeyi başka bir şeye benzetiyorum.

Söğüt ağaçlarına bakınca Virginia Woolf’u görüyorum.

Ayı açık seçik gördüğümüz gecelerde veya denize dokunabildiğim yerlerde Bülent Ortaçgil’i bir başka seviyorum.

Havanın açtığı, güneşin yüzünü gösterdiği günlerde sokağa Orhan Veli’yle birlikte çıkıyorum.

Haberleri okurken ille de Aziz Nesin’i anıyorum.

Aşk ilişkileri çıkmaz sokağa girdiğinde ya da ayrıntılara dikkat eden birilerine rastladığımda Barış Bıçakçı’yı hatırlıyorum.

Çocuklara Alice’i, yetişkinlere gövdesi aklından büyük Roald Dahl karakterlerini yakıştırıyorum.

Yıldızlı gecelerde Van Gogh, incecik kırılgan bedenlerde Egon Schiele, çiçekli elbiselerde Klimt, su birikintilerinde Monet, kemikli ellerde Abidin Dino, masallarda Chagall saklanıyor biliyorum.

Başıma gelen tesadüflerde Paul Auster veya Milan Kundera’yı anmadan edemiyorum.

Her yola çıktığımda kendimi Yeni Hayat’taki karakter gibi hissediyorum.

Dünyanın gidişatına bakıp George Orwell’le birlikte iç geçiriyorum.

Kullandığım eşyaya yabancılaştıkça Sartre’a nanik yapıp bir an önce sıradan hayatıma dönmeye çabalıyorum.

Adliye sarayına baktıkça Kafka’ya, tecavüz davalarından sonuç alınamadıkça Palahniuk’a selam gönderiyorum.

Şirkette çok sayıda Umut Sarıkaya karakteriyle çalışıyor, Ersin Karabulut hayaletleriyle geçmişime yolculuk yapıyorum.

Bu bana bahşedilmiş özel bir yetenek olsun isterdim; ancak ne yazık ki (!) edebiyat okurlarının çoğu hayata böyle bakıyor. Anlayacağınız ben edebîyen lânetliyim efendim. Lânetin son halkası için bakınız:


Bu kitap tam da şu şarkının klibine benziyor:




19 Mart 2012 Pazartesi

Sevdim Seni Bir Kere



17 Mart 2012 Cumartesi

“Bunu yapmana gerek yoktu.” dedim. Cevap vermedi.

“Beni hiç mi sevmedin?” Karşı taraftan ses gelmeyince onu gözyaşları içinde iterek kendimden uzaklaştırdım.

“Yıllardır büyük bir sadakatle bağlandım sana. Mükâfatı bu mu olmalıydı?” Çıt çıkarmıyordu. Kucağımda duran tuvalet kâğıdı rulosundan bir parça koparıp burnumu sildim.

“Seni kimseyi sevmediğim gibi sevdim ben, anlıyor musun?” Yine sesi çıkmadı. Sorularıma yanıt gelmeyince öfkem artıyordu; ona bakmaya bile cesaret edemiyordum.

“Seninle birlikte olabilmek için pek çok şeyden fedakârlık ettim. Yeri geldi evden dışarı çıkmadım, yeri geldi aramıza girdikleri için başkalarıyla kavga ettim, yeri geldi aşağılandım. Kelimelerimin çoğunu seni anlatmak için kullandım. İşten güçten arta kalan zamanımda kendimi sana adadım. Gözümün ferini aldın. Bunu hak edecek ne yaptım?” Tek kelime etmedi. Engelleyemediğim gözyaşlarımı elimin tersiyle sildim. Arka arkaya birkaç kez hapşırdım.

“Emeklerimin hepsi boşunaymış. Peki şimdi ne yapacağım?” diye bağırdım acıyla kıvranarak ve tüm cesaretimi toplayıp ona doğru baktım.“Korkma Ben Varım” diyordu.

“Belki de en çok korkmam gereken senin varlığın.” diye inledim.

Kıpkırmızı gözlerimden yaşlar boşanıyordu. Burnumun içindeki çeşme sürekli su kaçırıyordu. Gözlerim ve burnum “kim daha çok kaşınacak” yarışına girişmişti ve burnum açık ara önde gidiyordu. Acı gerçeği dakikalarca önce konuştuğum doktordan öğrenmiştim. Kitap tozuna alerjim vardı. Bunca yıldır okuduğum kitapların durup dururken beni hasta etmeye karar vermesi, moralimi alt üst etmişti.

Öfkemden nasibini alan Murat Menteş kitabına gözlerimi dikip bir kez daha sordum: “Beni hiç mi sevmedin?” O ise hep aynı şarkıyı çalıyordu: “Korkma Ben Varım

“Hep aynı terane!” dedim tuvalet kâğıdından bir parça daha koparırken. Malum durumumdan dolayı ilk sayfasını bile bitiremediğim kitabı açıp kaldığım yerden okumaya başladım. “Aşk insanın sadece psikolojisini ve kimyasını değil; tarihini, müziğini, coğrafyasını, edebiyatını, fiziğini, beslenme çantasının içindekileri, hayat bilgisini de değiştiriyor.” “Hah! Şimdi aynı dili konuşmaya başladık.” diye mırıldanarak hapşırma ve sümkürmelerle dolu yeni bir yola girdim.