7 Kasım 2012 Çarşamba

Bir İyi Bir de Kötü Haberim Var



“Edebiyatla hayat takım kurup futbol maçı yapsalar, hayat üç çeker edebiyata!”
Veciz Sözler, Barış Bıçakçı 

Hayatlarımız var, kendimize göre derleyip toparladığımız, yeni eşyayla bezediğimiz, sevdiklerimizle doldurup sevmediklerimizden uzak tuttuğumuz odalarımız gibi… Kimsenin el sürmesine izin vermediğimiz yaralarımız gibi, şifrelerini yalnızca bizim bildiğimiz elektronik aletlerimiz gibi, neye göre düzenlendiğini bir tek bizim anlayabildiğimiz kütüphanelerimiz gibi, sadece hak edenin tutabileceği ellerimiz gibi… Hayatlarımız var, ölümlerle büyüttüğümüz, deneyip yenilerek devam ettirdiğimiz, tecrübelerimizle kirlettiğimiz, aşklarımızla yenilediğimiz…

Hayatlarımıza sahte görünümlerle girenler var; odalarımızı talan eden, yaralarımızı kanatan, şifrelerimizi kıran, kütüphanelerimizin düzenini bozan, ellerimizi hor kullananlar... Kendi acılarını bizim ölümlerimizden daha büyük zanneden, deneyip yanılmayı çocuk oyununa çeviren, tecrübelerimizi biraz daha pasaklı hale getiren, aşklarımıza yalanla karşılık verenler var.

Onlara verilecek cevaplarımız, içimizde büyüttüğümüz kelimeler, çiçeklerinden arınmış şiirler var. Onları kırmamak için yaptıklarımız, söylememeyi tercih ettiklerimiz, bizimle boy ölçüşenlere asıl boyumuzu gösterme derdinde olmadığımız için onlara yalnızca inanmak istediklerini sunduğumuz anlar var.

Çağımızın, kendini olmadığı biri gibi göstermek, kitap karakterlerine öykünmek, yaşadıklarımız kafamızdakilere uymayınca hayal kırıklığına uğramak, bu hayal kırıklığının acısını başkasından çıkarmak, egomuzu tatmin etmek uğruna karşımızdakini mutsuz etmek, mutsuz olmanın aşkın başlıca kuralı olduğunu sanmak gibi birtakım hastalıkları var.

Oysa edebiyatla hayat arasında bu hastalıklara tutulanların anlayamadığı küçük bir fark var: Biri okunuyor, diğeri yaşanıyor. Bunu görmezden geldikleri için “kırk üç numara ayakkabılarıyla” edebiyatın da hayatın da üzerinden fütursuzca geçenlere inat, yeni şiirler yazıp yeni şarkılar söyleyenler var. Çünkü onların her gidenin ardından derleyip toparladıkları "kendilerine ait birer odaları" var.

15 Ekim 2012 Pazartesi

"Ah, kimselerin vakti yok"


Başkalarının yazılarını olduğu gibi alıp buraya koymak âdetim değildir; fakat bu şiir günlerdir aklımdan çıkmıyor. Belki son dönemlerde çok kırıldığım için, belki kırıldığım halde durup dinlenmeye vakit bulamadığım için, belki ince şeyleri anlatmaya çalışmaktan yorulduğum için, belki de işte öyle…

İLKYAZ

Ah, kimselerin vakti yok
Durup ince şeyleri anlamaya

Kalın fırçalarını kullanarak geçiyorlar
Evler çocuklar mezarlar çizerek dünyaya
Yitenler olduğu görülüyor bir türküyü açtılar mı
Bakıp  kapatıyorlar
Geceye giriyor türküler ve ince şeyler

Memelerinde biraz irin, biraz balık ve biraz gözyaşı
Bir dev oluyorsun deniz deniz deniz
Sisin dere ağızlarından sokulup akşamları
Fındıklarımızı basıyor
Neyleriz kararan tomurcukları
Çocuklarımıza yalvarıyoruz: Aç durun biraz
Tecimenlere yalvarıyoruz:
Bir "Hotel" bir gizli evlenme az çiziniz
Bir banka az çiziniz bir yalvarma
Bizden size ve sizden dışardakilere

Karılarımızı yolluyoruz tırnaklarını kesmeye ve demeye
-Evet efendim-
Çocuklarımızı yolluyoruz dilenmeye
Bizler gidiyoruz yatağımız tanrıya emanet
Yazların motorlu çingeneleri

Ah, kimselerin vakti yok
Durup ince şeyleri anlamaya

Baba evleri, ilk kez girilen ırmağa dönüş
Toprağa tutku, kendinden dolayı
Kulaklarımızı tıkıyoruz: Para para para
Kulaklarımızı açıyoruz: Kavga kavga kavga
Sorar belki biri: Kavga ama neden kavga
Komşumuza sonsuz balta, karımıza yumruklar içinde
-Bilmiyoruz neden kavga.

Sonra kasabanın cezaevinde
Silgimizi göz önüne yerleştiriyoruz
Günlerimizi iterek genişletiyoruz
Yer açıyoruz karılarımızı düşünmeye
Bizsiz geçen menevşeyi düşünmeye

Durup ince şeyleri anlatmaya
Kimselerin vakti olmasa da
Okulların kadın öğretmencikleri
Tatil günlerini çoğaltsalar da
Kutsal nemiz varsa onun adına
Gözlerimiz için bağlar dokusalar da
Birikimler ve çizgiler gitgide gitgide
Açmaya ilkyaz çiçekleri

Bir gün birileri öte geçelerden
Islık çalar yanıt veririz


5 Ekim 2012 Cuma

ama...


Garip bir memlekette yaşıyoruz. İnsanlar bir yandan her şeyi kabullenirken bir yandan da bu hallerine sebepler uyduruyor. Suçu başkasına atmak en başarılı olduğumuz alanlardan biri. Bir şeyi beceremiyorsak veya onun yanlış olduğunu düşünüyorsak bu durumun mutlaka bir nedeni var. Duruşumuzun, söylemimizin, hayat tarzımızın, yaptıklarımızın, yapamadıklarımızın, yapmamayı tercih ettiklerimizin hep bir suçlusu var ve o suçlu tabii ki biz değiliz.
Savaşa karşıyız, ama Türk halkına yapılanların öcünü de almamız gerekiyor.
Eşcinsellerle ilgili sorunumuz yok, ama bizden uzak durmalarını istiyoruz.
Hepimizin Kürt arkadaşları var, ama Kürtçe eğitim verilmesini manasız buluyoruz.
Alevileri seviyoruz, ama cemevlerinin ibadethane sayılmasına karşıyız, bize camiler yetiyor.
Bir zamanlar çok sevdiğimiz Ermeni komşularımız vardı, ama Ermeni halkının savaş anında yapılanları bu kadar büyütmesine çok sinirleniyoruz.
Belediyenin birtakım yolsuzluklara karıştığını kabul ediyoruz; ama çok iyi çalıştıklarını, metro bile yaptıklarını görmezden gelemiyoruz.
Birilerine âşığız, ama zayıf yönlerimizi ona göstermemek için çabalamaktan yoruluyoruz.
İletişim çağının iletişim kuramayan insanlarıyız. Kapılarımızı bir başka kültüre, yeni bir düşünceye, farklı bir halka açmayı bir kenara bırakalım, en yakınlarımıza doğru bir adım atmaktan bile aciziz. Oysa bilgisayarlar, cep telefonları, silahlar için değil; dokunmak, hissetmek, üretmek için tasarlanmış ellerimiz var. Ellerimizi birbirimizin yaralarını iyileştirmekte kullanabilmemiz için önce cümlelerimizi “ama”lardan kurtarmamız gerekiyor. Ancak o zaman her şeyin suçlusu biraz da biz olabiliriz.

8 Eylül 2012 Cumartesi

kelimeler, kelimeler, kelimeler...



31 Ağustos 2012 Cuma
İstanbul, Moda

Yaşamaya başlayınca yazı öleyazıyor. Hayat sana ani bir darbe vurana kadar aklında dönen kelimelerin rengi, kokusu, göstereni, gösterileni değişiyor.

Ne kadar mutlu olursan ol, kaleminin ucundan istediğin kelimeler dökülmeyince bir eksiklik hissediyorsun. Varlığının kimseye verilmemesi gereken bir yerine ihanet ettiğini düşünüyorsun; ama bu ihanetten keyif alıyorsun. Uzun sürmeyen bu keyif, zamanı gelince bitiveriyor. Sen yine kelimelere sığınıyorsun, hep kelimelere sığınıyorsun. Kendini onlarla var ediyorsun. Kim bilir, belki de yok ediyorsun. Ne de olsa kendinden kopardığın parçaları kâğıda döküyorsun. Dökülen parçalarını toplayabilmek için yine kaleme sarılıyorsun. Biraz yazıyor, biraz yaşıyorsun. Hep yaşarsan kelimelerin sana küseceğinden korkuyor, bu sebepten biraz acıyorsun. 

Kurulan hayaller de paranoya da kelimelerden yapılma. Tuttuğun kalem, yazdığın defter, gezdiğin sokaklar, avucundaki çizgiler, ellerin kelimelerden yapılma. Belki içini kesip baksalar kelimeler çıkacak. Bu yüzden onlara ihanet edemiyorsun. Çünkü insan özüne ihanet etmez. Biraz yaşadıktan sonra durup biraz yazıyorsun, ardından biraz kanıyorsun. Yok, sen istesen de özüne ihanet edemiyorsun.

22 Temmuz 2012 Pazar

Memleketimden Çeviri Manzaraları

"Kurumsal” kelimesi hayatımıza girdiğinden beri hepimizin bir unvanı ve bir “iş tanımı” var. Benim çalıştığım “kurumsal” şirkette unvanım “çevirmen” olarak belirlenmiş olsa da bir editörün yapması gereken birtakım görevleri de üstleniyorum. Çünkü bu iş tanımı denilen meret ele avuca sığmıyor, bir türlü tanımlanamıyor. Sayfalar süren metin “Ayrıca yöneticisinin kendisine verdiği tüm görevleri yerine getirmekle yükümlüdür.” cümlesiyle bitince her şey bambaşka bir boyut alıyor. Bir yandan çevirmenlik bir yandan da editörlük yapınca “mesleki deformasyon” tabir ettiğimiz durum hayatının bir parçası haline geliyor. Mesleğin de “dil” gibi günlük hayatın ayrılmaz bir parçası olunca yolda yürürken, televizyon izlerken, kitap okurken sürekli deforme oluyorsun. 
Henüz teknolojiyi cebinde taşıma fikrine pek ısınamamış biri olarak fotoğraf makinem yanımdayken belgeleyebildiğim deforme edici öğeleri aşağıya koyuyorum.

Silinen "ing" ne kadar da hüzünlü görünüyor, "attation" ise ne yapacağını şaşırmış!


"Ucuzla, ey pazar!"


İngilizce ile Türkçe arasında gidip gelen bir şeyler yemek istiyorsanız buradan buyurun.


Punk might be "dead", but it is not "that"!!!


Madem "world" ve "academy"i birarada kullandın, "sports"u neden düşünmedin?


Satranç burger yiyebileceğiniz tek yer: Güneşli.


Buna bulabildiğim tek çözüm: "Class John"


You may also need spelling lessons!


İzmir'de tuvalete girmek bir başka!


Bunun çeviriyle ilgisi yok; ama doğrudan araçlara hitap edilmesi ne güzel. Ne de olsa onlar insanların ekmek teknesi.

21 Temmuz 2012 Cumartesi

Sus, Otur, Konuşma!


 “Okuduğundan çok konuşabilir mi insan, yazdığından çok söyleyebilir mi?”
Sırrı Süreyya Önder
Bazen sadece oturarak öğreniyorsun, yalnızca susarak, izleyerek ve dinleyerek… İçinden konuşarak dünyaya kafa tutuyor, hayali diyaloglar kuruyorsun. Bazen yalnızca oturuyor ve susuyorsun, susuyor, sus…
Dişin ağrıdığı için dişçiye gidiyorsun örneğin, siyasete veya militarizme bulaşmaya hiç niyetin yok. Tek amacın beynini zonklatan o acımasız çürükten kurtulmak… Muayenehaneye biraz erken gittiğin için “Sizi beş dakika bekleteceğiz.” diyorlar, uslu bir çocuk gibi bekliyorsun. Ne olduğunu anlamadan biri dişçi, biri müşteri iki insanın konuşmasını dinlemek zorunda kalıyorsun. Bir taraf iktidarı, diğer taraf askeri savunuyor. Ağız dalaşından ciddi bir kavgaya dönüşmesini beklediğin bu konuşmayı, televizyonda beliren bir futbol karesi anında unutturuyor. İki taraf da futbol paydasında birleşiyor. Beş dakikan dolunca sana dişçi koltuğu düşüyor.
Ofiste oturuyorsun mesela, çeviri yapıyorsun. O gün içinde bitirmen gereken, hiç de edebi olmayan bir dokümanla uğraşıyorsun. Faşizm, ırkçılık gibi kelimeler aklına bile gelmiyor. İçeri bir kadın giriyor, iş arkadaşınla konuşmaya başlıyor, gündemi o belirliyor. İş arkadaşın “Doğulular buraya geliyor, doğru düzgün Türkçe konuşamıyor. İstanbul aksanıyla konuşamayan defolup gitsin kardeşim.” diyor. Karşısındaki kadın “Hayır, canım hayır.” deyince derin bir nefes alıyorsun. Yeni bir nefes alamadan kadın “İdeali bu tabii; ama olmuyor işte.” diye sözünü tamamlıyor. Sana fal taşı gibi açılan gözlerinle çevirmen koltuğunda oturmak düşüyor.
Yakın bir arkadaşının verdiği bir davete gidiyorsun. Çok sevdiğin restoranın bahçesinde toplanan kalabalığa selam verip arkadaşlarının yanına oturuyorsun. Aranızdaki yeni evli çift ilgi odağı; düğünlerinden, yeni taşındıkları evden bahsediyorlar. Bir an geliyor yeni evli kadın, kocasının diğer taraftaki insanlarla konuşmasını fırsat bilerek, sana “Aşk diye bir şey yok! Evlenince anlıyorsun bunu. O yüzden çok ayrıntılı düşünme biriyle birlikte olacaksan, yoksa kimseyi bulamazsın.” diyor. Sana restoranın ahşap sandalyesinde oturup kulaklarının uğultusunun geçmesini beklemek düşüyor.
Bazen insanlar sadece konuşuyor. Kelimeler boşluğa karışırken sana sustuklarını yazmak düşüyor. Bazen sadece yazarak anlatabiliyorsun, yalnızca oturuyor, susuyor ve yazıyorsun, yazıyor, yaz…

12 Haziran 2012 Salı

Şaşı Bak Şaşırma


Memleket kötü haber konusunda hiç yokluk çekmedi; ama eskiden kötü haberlere şaşırırdık, üzülürdük, sinirlenirdik, öyle veya böyle tepki gösterirdik. Son dönemlerde bunların hiçbirini yapmıyoruz. Farkında olmadan büyüyoruz, elini kolunu kaldırmaya hali olmayan yaşlı insanlar gibiyiz.
Pankart açan gençlere sekiz yıl beş ay hapis cezası veriliyor. Şaşırmıyoruz.
Bir üniversiteli poşu taktığı için on bir yıl üç ay hapse mahkûm ediliyor. Farklı bir beklentimiz olmadığı için buna da şaşırmıyoruz.
THY grev hakkı için direnen yüzlerce çalışanını işten atıyor. Üstelik bunu çalışanlarına kısa mesaj göndererek yapıyor.  Şaşırmak ne kelime, yapılana hak verenlerimiz bile çıkıyor.
Üçüncü köprünün yapımı kesinleşiyor. Eh! Ne bekliyorduk ki? Tabii ki şaşırmıyoruz.
Çayan Birben polisin sıktığı biber gazı yüzünden hayatını kaybediyor. Gencecik bir insanın ölümü içimize oturur gibi oluyor, ama kolay toparlanıyoruz. Ne de olsa başka genç insanlar da ölüyor.
Başbakan “Her kürtaj bir cinayettir.” diyerek kürtaja karşı olduğunu açıklıyor. Bu gibi söylemlere şaşırmayı bırakalı çok oluyor.
Sağlık Bakanı “Tecavüze uğrayan kadınlar doğursun, devlet bakar.” diyerek onu destekliyor. Bu biraz tuhaf geliyor; fakat ilk andaki şaşkınlığımızı çabuk atlatıyoruz.
O malum belediye başkanından “Tecavüze uğrayan kadın kendini öldürsün.” açıklaması geliyor. Biraz tepki gösterir gibi oluyoruz; fakat adamcağız derdini açıklayınca rahatlıyoruz.
Yargıtay, evinde anal ve oral seks görüntüleri içeren CD bulundurana bir ila dört yıl arası hapis cezası verilmesini istiyor. Yatak odamıza giren yargıya bakıp dudaklarımızı eşlerimizin karın bölgelerine kaydırıyoruz.
Gazeteciler tutuklu arkadaşları için yürüyor, THY çalışanları grev hakları için, kadınlar kürtaj hakkı için, öğrenciler hapisteki arkadaşları için… Her koyun kendi bacağından asılıyor, herkes yalnızca kendi sorununa odaklanıyor. Bunu da doğal karşılıyoruz.
Şaşırmıyoruz. Çünkü Alice şaşırır, Küçük Prens şaşırır, çikolata fabrikasına giden Charlie şaşırır. Büyükler şaşırmaz. Şaşırma yetimizi, dolayısıyla çocukluğa özgü tek özelliğimizi elimizden alıyorlar. Büyüyoruz, şaşırmıyoruz, dönemin başbakanının ettiği beylik laftaki gibi “alışıyoruz”.

25 Mayıs 2012 Cuma

Ansızın


Birine ufacık bir hediye ver. Bunu durup dururken yap, ortada belirgin bir sebep yokken... Sonra onun şaşkınlığını izle, değişen yüz ifadesini, tavırlarını... Senin yaptığına ille de bir anlam vermeye çalışmasını, adımlarını daha temkinli atmasını... Bir süre bu işin altında bir bit yeniği aramasını, bulamayınca böyle bir "güzellik" yaptığın için senin deli olduğuna kanaat getirmesini... İnsana özgü olanın tuhaf karşılanmasını...

Birine ufacık bir hediye ver. Bunu durup dururken yap, ortada belirgin bir sebep yokken... Sonra şunu fark et: Öylesine uzak kalmışız ki karşılıksız vermekten, birbirimize dokunmayı unutmuşuz. O yüzden hepimiz açık yaralarla dolaşıyoruz. Yaralarımızdan akan kanı gözyaşlarımızla yıkıyoruz. Kilometrelerce yol gittikten sonra soğuk olduğu için denize girmiyoruz. Aşk yanı başımızda durduğu halde, karşımızdakine söylemeyi bırak, onu kendimize itiraf edemiyoruz. Hayatımıza yeni birini almanın beraberinde getireceği sorunları düşünmekten adım atmaya cesaret edemiyoruz. Kabul et, biz birbirimize dokunmaktan korkuyoruz.

Sen yine de birine ufacık bir hediye ver. Bunu durup dururken yap, ortada belirgin bir sebep yokken... Sonra ellerinin gülümsemesini izle, yaraların kapanıp kapıların açılmasını, insana özgü olanın olağan karşılanmasını...


13 Mayıs 2012 Pazar

Rastlantı Bu Ya...


" ...Rastlantı bu ya, yedi yıl önce Tereza'nın yaşadığı kentin hastanesinde çetin bir nörolojik vaka görülmüştür. Prag'da Tomas'ın çalıştığı hastanedeki başcerrahı konsültasyona çağırmışlardı ama rastlantı bu ya, Tomas'ın çalıştığı hastanedeki başcerrah siyatik ağrıları çekiyordu. Kıpırdayamadığı için yerine Tomas'ı gönderdi, taşradaki hastaneye. Kasabada birkaç otel vardı ama rastlantı bu ya, Tomas'a Tereza'nın çalıştığı otelde oda ayırdılar. Rastlantı bu ya, treni kalkmadan önce otelin lokantasında oyalanacak kadar boş zaman buldu Tomas. Rastlantı bu ya, o gün servis sırası Tereza'daydı ve gene rastlantı bu ya, Tomas'ın masasına Tereza bakıyordu. Sanki kendisinin pek niyeti yoktu da, Tomas'ı Tereza'ya doğru iten bu altı rastlantısal olay olmuştu. Prag'a Tereza için dönmüştü. Dayanağı böylesine rastlantısal bir aşk iken, kişinin yazgısını böylesine yönlendirebilen bir karar; yedi yıl önce başcerrahın siyatik ağrıları tutmamış olsa bugün varlığından söz edilemeyecek bir aşk."

Milan Kundera, Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği

Yola dair yazılar yazdığım olur; ama gittiğim yerler hakkında pek yazı yazmam, yazamam. Çünkü ben ikide bir giderim, yerimde duramam, içimdeki dünyaya sığamam. Kendimi bildim bileli isim ve tarihleri aklımda tutamam. Bunun yerine aklımdakileri yola bırakır, hissettiklerimi anlatırım.
Oysa bu kez durum farklı. İçimde garip bir kıpırtı, susmak bilmeyen biri var. “Prag dışında bir şehir sana Milan Kundera’yı hatırlatıyorsa onun hakkında yazmamak haksızlık olur.” diyor tekrar tekrar. İşte bu yüzden kelimelerimi Antakya’ya vermek niyetindeyim, adımımı attığım anda beni akasya kokularıyla karşılayan şehre…
Antakya her şeyden çok insanlarıyla büyülüyor beni. Ne çok insan tanıyorum, kısa yolculuklarda ne çok insanın hayat hikâyesini dinliyorum, ne çok gülümsüyor, ne çok mutluluktan ağlamaklı oluyorum. Herkesin bu kadar yardımsever olduğu bir yerde dünya bir an için duruyor sanki. Her şey yanlış, her şey saçma, hiçbir şey olması gerektiği gibi değil ve ben herkese aptalca bir güven duyuyorum. Sanki orada başıma hiçbir şey gelmezmiş gibi, sanki para, mal mülk kimsenin umurunda değilmiş gibi, sanki herkesin tek derdi beni mutlu etmekmiş gibi...
Samandağ’da Monet’yi görüyorum. Daracık bir sokakta Orhan Veli’ye rastlıyorum. Korkmadan gülümsüyorum, karşımdakinin benim hakkımda komplolar kurmadığını, hileye başvurmayacağını bilerek içtenlikle konuşuyorum. Yılankavi sokaklarda amaçsızca dolaşıyorum, kaybolduğum her sokağa sevgiyle yaklaşıyorum. Paranoyak kişiliğimi bir süre için rafa kaldırıyorum, karşılıksız vermenin ne demek olduğunu hatırlıyorum. Her köşeden çıkan sürprizlere bakıp şaşırıyorum. Öyle çok şaşırıyorum ki çocukluğuma bir adım daha yaklaşıyorum.
Antakya beni tesadüflere buluyor, rastlantılarıyla aklımı alıp kalbime hızlı bir giriş yapıyor. Bu yüzden aklımdakileri yola bırakıp hissettiklerimi anlatıyorum. Belki sen de gidersin bir gün oralara, belki sokağın bir köşesinden aşk çıkar, belki öyle çok şaşırırsın ki seksek oynayan çocukluğun sana göz kırpar diye gördüklerimi paylaşıyorum.



27 Nisan 2012 Cuma

Ne desem..


Bir diyeceğim vardı. Ne zamandır dilimin ucuna gelen, hep demeyi ertelediğim..

Bu oda sıcak. Düşüncelerimin beynimden akıp gitmesine olanak verecek kadar sıcak hem de. Yine de kalkmıyorum. Çalışıyor olmak görüntüsü, aylak dolaşma görüntüsünden daha çok ihtiyacım olan bir şey. Aralık perdeden güneş, aralık pencereden hafif bir esinti sızıyor. Dilimin ucuna geliyor kelimeler. Evet, benim bir diyeceğim vardı..

“Saç sefadan tırnak cefadan uzarmış” derler. Ne saçım ne de tırnaklarım uzuyor. Öyle sabit kalakalmışlar. Sanki bedenim dondurulmuş da arafta bekliyor. Hani dilimin ucuna geleni bir söylesem..

Anlayış benden çok uzaklarda bir kelime olmuş. İnsanlardan anlayış beklemiyorum; aksine ben anlayış göstermek istemiyorum. Sessiz kaldıkça saldırganlaşan bir topluluğa bakıyorum. Herkeslerin bir doğrusu var. Yahu benim de bir diyeceğim vardı ama..

Dün mektuplarımı toparladım. Artık hepsini sahiplerine ulaştırsam iyi olacak. O kadar yazmışım, yine de hala bir diyeceğim var..

Uzun zaman önce kayıp bir yazımı bulmaya yeltenmiştim. Şimdi kayıp sözümü arıyorum. Bir diyeceğim vardı benim. Dur biraz daha bakınayım….