insan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
insan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Mayıs 2012 Cuma

Ansızın


Birine ufacık bir hediye ver. Bunu durup dururken yap, ortada belirgin bir sebep yokken... Sonra onun şaşkınlığını izle, değişen yüz ifadesini, tavırlarını... Senin yaptığına ille de bir anlam vermeye çalışmasını, adımlarını daha temkinli atmasını... Bir süre bu işin altında bir bit yeniği aramasını, bulamayınca böyle bir "güzellik" yaptığın için senin deli olduğuna kanaat getirmesini... İnsana özgü olanın tuhaf karşılanmasını...

Birine ufacık bir hediye ver. Bunu durup dururken yap, ortada belirgin bir sebep yokken... Sonra şunu fark et: Öylesine uzak kalmışız ki karşılıksız vermekten, birbirimize dokunmayı unutmuşuz. O yüzden hepimiz açık yaralarla dolaşıyoruz. Yaralarımızdan akan kanı gözyaşlarımızla yıkıyoruz. Kilometrelerce yol gittikten sonra soğuk olduğu için denize girmiyoruz. Aşk yanı başımızda durduğu halde, karşımızdakine söylemeyi bırak, onu kendimize itiraf edemiyoruz. Hayatımıza yeni birini almanın beraberinde getireceği sorunları düşünmekten adım atmaya cesaret edemiyoruz. Kabul et, biz birbirimize dokunmaktan korkuyoruz.

Sen yine de birine ufacık bir hediye ver. Bunu durup dururken yap, ortada belirgin bir sebep yokken... Sonra ellerinin gülümsemesini izle, yaraların kapanıp kapıların açılmasını, insana özgü olanın olağan karşılanmasını...


7 Şubat 2012 Salı

Rüyalarda Karışırız


İnsanı yalnızca bir kaynaktan ibaret sanan o malum bölümün çalışanlarından birinin karşısında oturmuş, onu ciddiye almak zorunda kaldığım için nasıl da içten pazarlıklı bir kaynak olduğumu düşünüyorum. “Kendinizi beş kelimeyle tanımlayın.” diyor iyi bir kaynağı, yüksekten baktığından olsa gerek, şıp diye tanıyan kişi. “Ben imkânsız aşklar için yaratılmışım.” diyesim geliyor, hem beş kelime hem de yalan sayılmaz. Tabii oyunbozanlık etmemek için onun beklediği cevabı veriyorum. “Azimli, başarılı, disiplinli” gibi kelimelerle zırvalıyorum. Oysa beni tek kelimeyle özetleyebilen pek çok insan var. Beş kelimeye izin verdiği için ona müteşekkir olmam gerekir. Ah! Nasıl da kendini bilmez bir kaynağım. Neyse, karşımdaki soru sormayı bırakıp işi anlatmaya başladığına göre sanırım bu iş oldu. O, işten bahsederken ben az önceki soruya kendimce başka yanıtlar veriyorum.

Biraz kadın, biraz çocuk, biraz içli, biraz güçlü, biraz romantik, biraz eksik yaşıyorum. Birine huysuz, bir diğerine hanımefendiyim. Sanırım ben, bir başkası için ona gösterdiğim kadarıyla varım. İçimde benden kaç tane var inanın ben de bilmiyorum.

Çoğu kez ehlileştirmek zorunda kaldığım asabi ben, bıraksanız günlerce hiçbir şey yapmayıp sadece kitap okuyabilecek kitap kurdu ben, kendisini işe kaptırıp saatlerce konuşmayan sessiz ben, uzun süre susunca içine kaçan sesini hatırlamak için hiç susmayan geveze ben, söz konusu toplumsal olaylar olduğunda ciddi ben, zaman zaman her konuda geyik muhabbeti yapabilen şebek ben, aşk meşk işlerinde romantik ben, içinden taşan enerjiye engel olamayan çocuk ben, hayal kırıklığına uğradığında güçsüz ben, hayal gücüne kapıldığında güçlü ben, olur olmaz sürpriz yapmayı seven Amelie ben, her yeni gördüğüne şaşırmayı beceren Alice ben, sevmedikleriyle konuşmamayı tercih eden uzak ben, aklından hiç çıkmayan kelimeleri kâğıda dökebildiği zamanlarda yazar ben, kafasında kırk tane tilki dolaştığı için hafızasıyla barışamayan unutkan ben, kendisinden yararlanıldığını hissettiğinde dişlerini gösteren ben, yaralarına dokunulduğunda kırılgan ben, sinüzitten mustarip olduğunda sürekli uyuyan ben, hiçbir yere ayak uyduramadığından sürekli yolculuğa çıkan gezgin ben, her şeye akılcı yaklaşan mantık timsali ben, bütün bu benlikleri aynı bedene sığdırmaya, hepsini uygun yerde kullanmaya çalıştığı için hafiften kafayı kırmış deli ben...

Çevirmen Hanım!” diyor kaynakçıbaşı suratında tuhaf bir sırıtışla. Gerçek dünyaya dönmenin ve son on dakikada söylenenlere dair hiçbir fikrim olmamasının verdiği kaygıyla ağzımdan şu sözler dökülüyor:

İçinizde sizden kaç tane var? İçinizde yaşayanlardan kaç tanesini herkese gösterebilirsiniz? Dışınızda sizi anlayabilecek kaç kişi var? Dışımızda bize benzeyen kaç kişi var? İnsanın kendini beş kelimeye indirgemesini istemeniz onun hiçbir derinliği olmadığını peşinen kabul ettiğiniz anlamına gelmiyor mu?

Buraya kadar geldiğiniz için teşekkür ederiz, Çevirmen Hanım! Biz sizi arayacağız.” diyor insanı kaynağından tanıyan.

Biraz kadın, biraz çocuk, biraz içli, biraz güçlü, biraz romantik, biraz eksik yaşıyorum. Birine huysuz, bir diğerine hanımefendiyim. Sanırım ben, bir başkası için ona gösterdiğim kadarıyla varım. Neyse ki hangi beni nerede kullanacağımı yalnızca rüyalarımda şaşırıyorum. Tatmin olmuş ilkel benliğimle yataktan kalkıp elimi yüzümü yıkadığımda bir filozoftan çok bir hanımefendiye benziyorum.

*Sigmund Freud'un yukarıdaki fotoğrafı Max Halberstadt tarafından çekilmiştir.

28 Ekim 2011 Cuma

Bazı Bazı



Belki bu yazıyı okuyunca beni herkesin kendisine haksızlık ettiğini düşünen bir kız çocuğuna benzeteceksin; ama neden bilmem bugünkü hissiyatım budur, bu hissiyatın fon müziği de şu...

Bazen insanlara çok fazla anlam yüklüyorum. Sıradan bir el hareketine bile onlarca mana verebiliyorum. Benim verdiğim manalardan hiçbiri gerçek olmayınca manasız bir denklemin içine düşüveriyorum. 

Bazen insanları hiç anlamıyorum. Çok iyi bildiklerim, kendi ırkından olmayanların kan borcunu ödemesini isterken onlara hak vermediğimi söylemeye korkuyorum.

Bazen insanları çok fazla sorguluyorum. Onlardan hiçbir zaman sahip olmadıkları birtakım değerlere saygı göstermelerini bekliyorum. Saygı, yolunu kaybedip bir türlü gelmeyince Godot'ya almayacağını bildiğim bir selam daha gönderiyorum.

Bazen insanları hiç sorgulamadan oldukları gibi kabul ediyorum. Kabul ettiklerim, beni acımasızca eleştirince özeleştirinin dozunu arttırıp hatayı yine kendimde arıyorum.

Bazen insanlardan çok fazla şey bekliyorum. Beklentilerim gördüklerime denk düşmeyince ortaya çıkan boşluğa bakakalıyorum.

Bazen insanlardan hiçbir şey beklemiyorum. Ani bir darbe gelince hazırlıksız yakalanıveriyorum.

Bazen insanlara çok fazla kendimden veriyorum. Onlara hediyelerle gidip boş kalan ellerimle konuşmaya dalıyorum.

Bazen insanların daha fazla kendilerinden vermelerini diliyorum. Verdiklerim yerini bulamayınca ya da bulduğu yeri beğenmeyince nasıl yara aldığımı onlar da anlasınlar istiyorum. 

Bazen kendimden çıksam, arkama bakmadan kaçsam diyorum. Çok fazla düşünsem de sorgulasam da, beklesem de, kendimden versem de, yaralansam da aynı bedende öylece yürümeye devam ediyorum. "Hep küçük şeyler bizi usandıran" diyerek kendimi avutuyorum. Kim bilir, belki de bütün mekanizmalarımı savunma yönünde kullanıyorum.

16 Eylül 2011 Cuma

İçim İçime Sığmıyor



















7 Eylül 2011 Çarşamba
İstanbul yolunda

Deniz manzaralı bir kafede oturuyorum. Yan masada oturan iki kadının konuşmasını duyuyorum ara sıra. “Sana ‘tattoo’ çok yakışır.”, “Akşama ‘private party’ var.”  gibi cümleler kuruyorlar. Etraftakiler bunu normal karşılıyor. “Türkçe konuşurken İngilizce yerine Ermenice ya da Kürtçe kelimeler kullansaydık ne olurdu?” diyorum. Etraftakiler bunu pek de normal karşılamıyor.

Çay molası verdiğim bir gün, bir iş arkadaşım komik olduğunu düşündüğü bir olay anlatıyor. Kürt aksanıyla kendisine “Türkçe anlamıyorsun kardeşim?” diyen kişiyi taklit ettikten sonra, etraftakiler de bu arkadaşımla aynı fikre varıp gülüyor. Anlatılan anekdotun sonunda “Bunda şaşılacak ne var? Belli ki adamın ana dili Türkçe değil.” diyorum. Etraftakiler bunu hiç komik bulmuyor.

Çalışıyorum. Biri “Michael Stipe’ın gay olduğunu ilk duyduğumda çok üzülmüştüm.” diyor. Etraftakiler de onunla birlikte üzülüyor. “Gay olmasa gelip seninle birlikte mi olacaktı? Neden üzülüyorsun?” diyorum. Etraftakiler bu kez benim halime üzülüyor.

Yemekten yeni gelmişim. İş arkadaşlarımdan biri “New York’un kimi bölgelerinde eşcinsellere evlenme hakkı verdiler ya, yetmiş küsur yaşında iki kadın evlenmiş. Nasıl öpüşüyorlardı bir görseniz. Tiksindim.” diyor. Etraftakiler de onunla birlikte tiksiniyor. “Ben bunları görünce duygulanıyorum. Düşünsenize, yetmiş yaşınızı geçmişsiniz; ama hiçbir zaman istediğiniz gibi yaşayamamışsınız.” diyorum. Etraftakiler benim de eşcinsel olup olmadığımı sorgulayıp, olmadığımı öğrenince derin bir oh çekiyor.

Yıllarca önce çalıştığım anaokulunda bir öğretmen “Regl oldum. Zaten ayda iki kere yatıyoruz, biri bu regl yüzünden iptal oluyor.” diyor. Ardından bana bakıp “Sen bilmezsin tabii bunları, evlenince anlarsın.” diye sözünü benden bir adım öndeymişçesine tamamlıyor. Etraftakiler aynı bilgiye haiz olmanın rahatlığıyla gülümsüyor. “Kocan regl olduğun için seninle yatmıyor mu? Aşk, kana yenik mi düşüyor?” diyorum. Etraftakiler düşen çenelerini elleriyle kapatıp toplu bir “Aaa!” sesi çıkarıyor.

Bir akrabamın evindeyim. Küçük bir kız çocuğu kendimi “kadın” diye tanımlamama kızmış, “Sen kadın değil, kızsın.” diyor. Üstelik bunu ikinci kez yapıyor. Etraftakiler kendi fikirlerini kaydedip tekrarlayan bu akıl küpüne bakıp övünüyor. “Kontrol ettin mi?” diyorum. Etraftakiler bıraktığım soru işaretinden gözlerini alamıyor.

İçim, dışımdakilere bir türlü ayak uyduramıyor. Böyle böyle öğreniyor susmayı, dilinin ucuna gelenleri kendine saklamayı, etraftakilerin beklentilerine uymayı, yazıyla kardeş olmayı. İçim, “Bu kadar hümanist olma!” diyenlere, hakkımı aradığım için beni asabi bulanlara, eşcinsellerin bizden farkı olmadığını savunduğum için beni lezbiyen zannedenlere, çok okuduğum için yaşamadığımı düşünenlere, aşkı beklediğim için bana enayi yaftası yapıştıranlara bakıp sessizce “Hepimiz insanız, hiçbirimizin ikinci bir hayat yaşama şansı yok.” diyor. Etraftakiler duymuyor.
****************
İçimin sesini beğenmeyenler Kapsül'ü dinlesin. Özen Yula'nın konuyu benden daha güzel özetlediği, hem pek yetenekli hem de pek efendi arkadaşım Burak Şentürk'ün de muhteşem yorumladığı kesin.