deniz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
deniz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Şubat 2013 Pazartesi

Suç ve Heba



Fotoğraflarıma bakıyorum, gözlerimdeki ışık biraz azalmış gibi. Fotoğraf makinesinin azizliğidir diyerek aynalara sığınıyorum. Sanki dipsiz bir kuyunun derinliklerine yuvarlanmış ışığım. En azından orada bir yerde diye düşünüyorum, orada olması demek bir gün kendini yeniden gösterebilir demek.

İçimden afili bir küfür savuruyorum ışığımdan bir parça alıp gidenlere. Hak etmeyen insanlara içimden geçenleri gösterdiğim için kendime de kızıyorum. “Her gün” diyorum “biraz daha az güveniyorsan insanlara bu senin de suçun. Biri seni gülümsettiğinde her şeyin kötü bir şaka olabileceğini düşünüyorsan bu biraz da senin suçun. Seni mutlu etmeye çalışanların bambaşka bir yüzleri olabileceği ihtimaline inanıyorsan bu az da olsa senin suçun.”

Ne o? “Saçmalama!” der gibisin. Yok, saçmalamıyorum. İnsanın kendini ele vermesi kolay değil; ama çocukluğumu bir yerlerde bırakmam gerektiğine ikna olabiliyorsam bu düpedüz benim de suçum. Suçluyum, öyleyse kendimi ihbar ediyorum: Gün geçtikçe adımlarımı daha tedirgin atıyorsam bu benim de suçum.

Mantıklı açıklamalar yapmayı bırak da kalk gidelim. Bu suçluluk duygusunu denize verelim, yerine biraz ışık alalım. Aynalara daha rahat bakalım, adımlarımızı daha rahat atalım. Yürü, ellerimizi onları kullanmayı becerebilenlere verelim. Haydi, kalk gidelim!


14 Şubat 2012 Salı

Bir Garip Yazı

BİRDENBİRE
Her şey birdenbire oldu.
Birdenbire vurdu gün ışığı yere;
Gökyüzü birdenbire oldu;
Mavi birdenbire.
Her şey birdenbire oldu;
Birdenbire tütmeye başladı duman topraktan;
Filiz birdenbire oldu, tomurcuk birdenbire.
Yemiş birdenbire oldu.

Birdenbire,
Birdenbire;
Her şey birdenbire oldu.
Kız birdenbire, oğlan birdenbire;
Yollar, kırlar, kediler, insanlar...
Aşk birdenbire oldu,
Sevinç birdenbire.
Orhan Veli

11 Şubat 2012 Cumartesi

Bir kitap insanda ne kadar derin izler bırakır? Ona dokunduğunda tenine işler mi? Bir kitabın kokusu tanıdık gelir mi? Onu okuduğunda gözlerin dolar mı? Bir kitap insanda iz bırakır mı?

Kadıköy’de bir sahafta gördüm onu. Daha önceden bildiğim beyaz kapağı ve iri gövdesi değişmiş, mavi bir kapakla küçük bir not defteri boyutuna inmişti. Yine de görür görmez tanıdık birbirimizi. İsmi “Sakın Şaşırma” idi. Onu dinlemedim, yeniyetme çağımda okuduğum bir kitabı, aynı çağı geçirdiğim bu semtte bulduğum için şaşırdım. Eski bir arkadaşa sarılır gibi kapağını açıp kokladım, hasret giderir gibi...

Benim için şarkılarla tanıştığım bir yazarın müzik eşliğinde ezberlediğim şiirleri, bir dizi filmden arakladığım sahne, abimden aşırıp uzaklara giden bir arkadaşıma verdiğim kitaptı. O gün bugündür abimle aramızdaki tek sırdı ve bir daha evimize girmeyendi. Arkadaşıma verirken içine koyduğum kağıttan gemiyi “Bakakalırım giden geminin ardından / Atamam kendimi denize / Serde erkeklik var, ağlıyamam.” şiirine denk getirdiğimdi. Gün gelip uzaklara gittiğimde ne zaman İstanbul’u düşünsem aklıma gelendi. Denizsiz bir şehre yerleştiğimde maviye özlemimi dile getirendi. Sonraları hep kağıttan gemiler yapıp derin sularda kayboluşlarını izlememe sebep olandı. Yazarı genç yaşta beyin kanamasından ölen, bu nedenle bana gencecik babamı hatırlatandı.

Kadıköy’de bir sahafta gördüm onu, açıp kokladım, hasret giderdim. Ona dokunduğumda tenime işledi. Kokusu tanıdık geldi. Onu okuduğumda gözlerim doldu. “Her şey birdenbire oldu.” Orhan Veli, bıraktığı izlerin üzerinden ince uçlu bir kalemle tekrar geçti. Babam, onun hakkında yazı yazmayı ertelediğim için bana bir kez daha sitem etti. Gözyaşı “birdenbire oldu.”

9 Eylül 2011 Cuma

Kalçalar ve Beyinler


31 Ağustos 2011 Çarşamba

Uzun zaman düşündükten ve otobüs bileti aradıktan sonra annemle birlikte bir akrabamızın (babaanne) yazlığına gitmeye karar veriyoruz. Aslında annem, akrabamızı görmeye karar veriyor, beni de aldığı ikinci biletle serüvenine iki günlüğüne dâhil ediyor. Otobüs saati yaklaşınca nanik yapar gibi akrabamızın oğlunun (baba), karısı (anne) ve iki çocuğuyla yazlıkta olduğunu söylüyor. Biletler alınmış, benim de çocuklarla aram iyi olduğu için pek bir şey yapmıyorum.

Saatlerce süren otobüs yolculuğundan sonra yazlığa varıyoruz. Varış saatimiz gece yarısını geçtiği için hemen yatıyoruz.

Sabah çocuk sesleriyle uyanıyorum. Kahvaltıda karşıt görüşün yılmaz savunucusu babayla politik bir sohbet açılıyor. Açılan sohbet, gerilim filmi havasına girip kapanmak bilmiyor. Bu havayı dağıtmak için denize gitmenin iyi bir fikir olduğu düşünülüyor. 

Denize bir merasim havasında gidiyor, şemsiyelerimiz ve hasırlarımızla plajın bir köşesine yayılıyoruz. Çocukların annesi (benimle aynı yaşta, iki çocuk ve iri bir vücut sahibi), bağıra çağıra çocuklarına komutlar veriyor. Topladığı taşları satmaya çalışan erkek çocuğuyla kendimi Fırat Budacı’nın hikâyelerinden birinde buluyorum. Anne, bedenimle ilgili bin bir çeşit yorum yapıyor. “Çok zayıfsın, biraz yemek yesene.” “Kalçalar iyi de üstte biraz eksiklik var.” “Bacaklar fena değil; ama kollar kırılacak gibi.” Zayıflara yapılan Türk usulü bu işkenceye öylesine alışmışım ki hiçbir şey söylemiyorum. İçimden “Senin de kocaman kıçın var, biraz az ye.”, “Altın ayrı üstün ayrı iri; ne desem boş!” diye cevap vererek öcümü alıyorum.

Akşam eve gelindiğinde âdet olduğu üzere evin erkeği (dede) mangal yapıyor. Etrafındakileri doyurarak görevini yapmış olmanın verdiği haklı gururla bana “Eee, sen ne iş yapıyorsun?” diyor. “Çevirmenim.” cevabı kendisine yetmeyince “Ne çeviriyorsun? Ne yapıyorsun yani? Biraz anlatsana.” diye soruyor. Uslu uslu denileni yapıyor, işimi anlatıyorum. Mesleğimi bir şeye benzetememiş olacak ki bana kendi işimi kurmamı, bu kadar iyi bildiğim dilden daha iyi istifade etmemi öneriyor, başka işlerde çok daha iyi paralar kazanabileceğimi de eklemeyi unutmuyor. “Tabii,” diyorum kendi kendime “insanın ehemmiyetini belirleyen kazandığı paranın oranı nihayetinde.” Yarından tezi yok kendi işimi kurmaya niyetleniyorum.

Ayı izlerken çocukların annesine yakalanıyorum. Boş boş aya baktığımı görünce dertli olduğuma hükmetmiş herhalde. “Hilâl görünce dilek tutarsan olurmuş.” diyor, ardından evliliği ima eden bir cümle kuruyor. Kalbi kırılmasın diye evlilikle ilgili bir dilek tutar gibi yapıyorum. Otuzuma girdiğimden beri gördüğüm “evde kalmış kız” muamelesini de böylece savuşturuyorum.

Yemekten sonra gelen çay vakti, son darbeyi vurmak için uygun bir an. Erkek çocuğu benimle ilgili bir şey anlatırken “şu çirkin kadın” diyor. Yaşıtım anne  "çirkin" kelimesine hiç takılmadan "Aa!" diyor, “Oğlum, kadın denmez; o daha abla.” Çirkin ya, o yüzden HENÜZ kadın olamamış, DAHA abla!

Ortamda biraz daha kalır, hele bir de konuşmaya başlarsam “ÇİRKİN, ASABİ ve ÇOKBİLMİŞ” bir ablaya dönüşebileceğimi fark edip uykumun geldiğini söylüyorum. Güzelleşmek için bilgiye sığınıyorum. Nerede kalmıştık? Sayfa 146. “Hiçbir aşkta umuda yer, sebebe lüzum yoktur.”

Kalçalarım iyi de, üst tarafa ne yapmalı bilemiyorum.

24 Mayıs 2011 Salı

Çalışırken


Çalışırken birden kulağına salıncak sesi geliyor mu senin de? Çok önemli bir işin varken hafif rüzgârda saçlarının uçuştuğunu düşünüyor musun? Okuman gereken zorlu bir metin varken kendini deniz kıyısında buluyor musun? Tam denize yönelecekken bilgisayara tosluyor musun? Onlarca sayfa okuduğunu düşünürken aslında aklının başka bir köşesinde uzun zamandır yazmak istediğin bir öyküyle suç ortaklığı yaptığını fark ettiğin oluyor mu? Ekrana dakikalarca baktığın halde işinin hiç ilerlemediğini, fakat hayal dünyanın bayağı geliştiğini hissediyor musun hiç? Bilgisayara bakıp aptal aptal gülümserken buluyor musun kendini? İçime gelen bahar, şehrime bir türlü gelemedi. Kalk gidelim!