30 Ocak 2013 Çarşamba

Bazı Ölümler Daha Erken Ölümdür



Bazı insanların ölümlerinin yaklaştığını bilirsiniz. Her an onlarla ilgili bir haber alabileceğiniz için öldüklerini duyduğunuzda şaşırmazsınız; üzülürsünüz, ama şaşırmazsınız. Bazı insanlar ise hayatlarında olduğu gibi ölümlerinde de tercihlerini sürprizden yana kullanırlar. Bu insanlar öldüğünde öyle çok şaşırırsınız ki üzülmeye vakit bulamazsınız. Hem zaten inanamadığınız bir habere üzülmek sandığınız kadar kolay değildir.

Üniversitenin son senesiydi. Vizelerime hazırlanıyordum. Ev arkadaşımla gereğinden fazla uzayan bir kahvaltıyı bitirmemek üzere sözleşmişiz gibi birbirimize babalarımızdan bahsediyorduk. Birden babamı özlediğimi fark edip onu aradım. Telefonu kapalıydı. İki dakika sonra telefonum çaldı. “Babam arıyordur.” dedim; ama arayan abimdi. Vizelere ne zaman gireceğimi sordu, saçma sapan birkaç cümle daha kurduktan sonra telefonu kapattı. Hâl böyle olunca babaanneme bir şey olduğunu, bana söylemek istemediğini düşündüm. Telefon tekrar çaldı. Yine abim arıyordu. Aslında bunu yapmak istemediğini, ama bu yükümlülüğü alamayacağını söyledi, hiçbir şey anlamıyordum. Kulağıma iki kelime çalındı: “beyin kanaması”. “Kim?” dedim; “babam” dedi, “yoğun bakım” dedi, “gel” dedi. Sanki biri bana “Çay koy da içelim.” demiş gibi kahvaltı sofrasını topladım, akşam otobüsünde yer ayırttım, teslim etmem gereken ödevi hazırlayıp ev arkadaşıma bıraktım. Sabah İstanbul’daydım. Komadaki babamın ellerini tuttum, elleri hâlâ sıcaktı.

On gün sonra musalla taşında cansız yatarken babamın soğuk ellerine aptalca bir umutla tekrar dokunacaktım. Çünkü görmeden, hissetmeden inanmayacaktım babamın öldüğüne. Sonra üniversiteye geri dönüp mezun olacaktım. Şimdi hatırlayamadığım bir sebepten, kendimi bulmak veya kendimden kaçmak için, Londra’ya gidecektim. Ben yokken ailemdeki herkes psikologlarla yakın arkadaş olacaktı. Aradan uzun zaman geçecek, babamı her düşündüğümde cenazede elimi sıkan yüzlerce insanı hatırlayacaktım. Bir gün küçücük bir derdime ağlar gibi ağlamaya başlayıp gözyaşlarımı saatlerce durduramayacaktım. Yanıbaşımdaki arkadaşıma sadece “Babam öldü” diyecektim, “Benim babam öldü.” Kelimelere dökülünce gerçek olacaktı o güne kadar bir kere bile ağzıma almadığım babamın ölümü. Sonraları kelimeler gözyaşlarımın bıraktığı boşlukları kapatsın diye bunu farklı şekillerde tekrar edecektim.

Çocuk yaşta İstanbul’a gelen, çocuk yaşta evlenip çalışmaya başlayan babam öldü diyecektim.

Absürd bir olay yüzünden “sol”un yalnızca bir yön olmadığını işkencede öğrenen, bu yüzden polisten ödü kopan babam artık yaşamıyor diye not düşecektim defterime.

Kendisi de genç yaşta sigara içmeye başladığı halde oğlunu sigara içerken yakaladığında ağır bir küfür sallamayı ihmal etmeyen babamı bir daha göremeyeceğim yazacaktım günlüğüme.

İşten döndüğünde bizim evde olmamızı, sofraya birlikte oturmamızı isteyen, on sekizimden önce beni yalnız başıma Beyoğlu'na göndermeyen babam artık yok diye düşünecektim.

Kitap okumayı bir türlü beceremeyen, ama biz kitap okuyalım diye elinden geleni ardına koymayan, Rus yazarların kitaplarını kimse görmesin diye gazete kağıdıyla kaplatan babam hayata gözlerini yumdu diye konuşacaktım. 

Dürüstlüğü yüzünden enayi yaftası yiyen, çocukluğunu Yeşilçam filmleri izleyerek geçiren, Türk filmlerindeki figüranları bile tanıyan babam vefat etti diye anlatacaktım.

Dünya üzerinde kirli çoraplarını yere atmayan tek erkek olan babam bizi yalnız bıraktı diye sızlanacaktım. 

Dinlediğimiz müziklerden zerre kadar hoşlanmadığı halde konserlere gitmemize karışmayan; seyahatten, denizden, güneşten keyif almayan babamı kara toprağa verdik diye geçirecektim içimden.

Ölümünden kısa bir süre önce İstanbul’a arkadaşımın düğünü için geldiğimde “Paran çok galiba” diyen, ben üniversiteye dönerken “Zaten yakında geri geleceksin, sarılmaya gerek yok.” diyerek beni yanağımdan öpen, ona son bir kez sarılmadığım için bana vicdan azabı çektiren babam çekip gitti diye hayıflanacaktım.

Ellerine sigara kokusu yakışan, bu yüzden başka ellerde bu kokuyu duyduğumda gözlerimin dolmasına sebep olan babam hayata gözlerini yumdu diye başlayan monologlara girişecektim.

Ceplerinden Tadelle ve fındık taşan bir kahraman olan babam artık bu dünyanın yükünü omuzlarında taşımak zorunda değil diyerek hüngür hüngür ağlayacaktım.

Bazı insanların ölümlerinin yaklaştığını bilirsiniz; ama ölümün bir yerlerde babanızı beklediğini aklınızdan bile geçirmezsiniz. Bu gerçekle yüzleşince o kadar çok şaşırırsınız ki hayat akıp giderken siz olduğunuz yere çakılıp kalırsınız. Evet, biliyorum ölenle ölünmez. Tamam, anlıyorum “her ölüm erken ölümdür”; ama siz ne derseniz deyin benim babamın ölümü insanlık tarihinin en erken ölümüdür.

19 Ocak 2013 Cumartesi

Normal Değilim Olabilirim




Yolculuk yaparken uyuyamıyorum. Oysa ben her sabah saat altıda uyanıp her gün on saat çalışıyorum. Benim aksime servisteki herkes akşamları uyuduğu için sessizlikte kitap okumaya, yazı yazmaya fırsat buluyorum. Fakat ne yazık ki o akşam serviste uyuyamayan tek kişi ben değilim. Biri karşısındakine yumruk savururcasına telefonunun tuşlarına basıyor. O an tek düşünebildiğim bu periyodik sesi çıkaran kadını ortadan kaldırmak. Bunu arkadan fırlattığım bir okla yapabilirim, içim bile sızlamaz. Gözüm elimdeki kaleme, oradan kadının çok fazla boyanmaktan cansızlaşmış sapsarı saçlarına kayıyor. Kendi kendime “Ha kalem, ha ok!” diyorum. “Efendim?” diyor biri. Başımı sesin geldiği yöne çeviriyor, anlamadığımı belli etmek istercesine yana eğiyorum. “Bir şey söylemediniz mi? Bir de Dövüş Kulübü’ndeki gibi siz aslında yokmuşsunuz. Ha ha.” diyor. “Ne zaman ‘ha ha’ desem aklıma Oğuz Atay geliyor.” diye mırıldanıyor. “Siz,” diyorum heyecanla “Oğuz Atay mı dediniz?” Sonra edebiyat ve sinema sosuna bulanmış bir sohbete koyuluyoruz. Sarı saçlarına atılmayan oktan benim sorumlu olduğum kadını unutuyor, zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorum. Yeni arkadaşım “Normal değiliz zaten.” diyene kadar her şey çok doğal gelişiyor; ancak bu cümleyi duyunca kendime engel olamayıp uzunca bir konuşmaya başlıyorum: 

"Ne kadar çok kullanıyoruz bu cümleyi. Kendimizi ‘normal’in dışında tutmak ne kadar da hoşumuza gidiyor. Bunu bir ayrıcalık gibi görüyoruz. Normallerden çok daha fazla biliyoruz; bir düzine yazarın ismini arka arkaya sıralayabiliyoruz; yönetmenler en yakın arkadaşlarımızdan daha değerli; filozoflar hakkında espri yapmak bizim haddimiz değil; hayatı öylesine ciddiye alıyoruz ki yüz kaslarımız gülmeye ayarlı değil. Normal olmamayı öylesine yüceltiyoruz ki normalin ne olduğunu düşünmeye vakit bulamıyoruz. Kendimizi kilitlediğimiz fildişi kulemizden etrafı izliyoruz, haliyle aşağıda kalanları çok yakından göremiyoruz.

Bu ülkede yaşayan kimsenin Oğuz Atay’ı bilmemek gibi bir lüksü yokken onu tanıyan birini bulduğumuzda şaşırıyoruz. Yeni tanıştığımız biri Kafka okuduğunu söyleyince aklımızdaki listenin yazarlar bölümüne hemen bir tik atıyoruz. Biri Pink Floyd mu dinliyor, eh, o zaman kesin müzikten anlıyor. Normali sayılar üzerinden tanımladığımız sürece okuyan, müzik dünyasına aşina olan, felsefeye meraklı herkesin anormal olduğunu düşüneceğiz. Sayısal çoğunluğu elinde tutan normaller bizi yemek yapmayı bilmediğimiz, evlenmediğimiz, çocuğumuz olmadığı için hor görürken biz de onları kendilerine sunulan hayatın dışına çıkmadıkları için ötekileştireceğiz. Oysa sayılara sığınmak muktedirin yöntemini benimsemekle eşdeğer. Sayılara sığındıkları için eşcinselleri, kadınları, birtakım etnik kökenleri anormal ilan ediyorlar. Kendimizi yaşamaya bakışımızdan ötürü üstün görmek, bunu da ‘Normal değiliz zaten.’ cümlesiyle tanımlamak yapılabilecek en kolay iş. Kitap okumak, müzik dinlemek, film izlemek bizim fazlalığımız mı, normal diye tanımladığımız ötekinin eksikliği mi? Aynı şekilde yemek yapmak, bir evliliği yürütebilmek, çocuk bakabilmek normal gördüklerimizin fazlalığı mı bizim eksikliğimiz mi?” diye bitmek bilmez bir coşkuyla anlatırken bir ses duyuyorum.

Karşımdaki “İyi misiniz?” diyor, “Deminden beri size bir şey soruyorum; ama cevap vermiyorsunuz. Beni duymuyor gibisiniz.” Onunla konuştuğumu sanırken bunları sadece içimden geçirdiğimi fark ediyorum, “Kafam biraz karışık da” diye geveliyorum. “Yoğun bir iş gününden sonra normal.” diye karşılık veriyor, yüzümde çarpık bir gülümsemeyle kalakalıyorum.

Dedim ya, yolculuk yaparken uyuyamıyorum. Yoldan daha önce hiç görmediğim bir şeyin geçmesi ihtimali yakamı bırakmıyor. Sessizliği de yalnızlığı da seviyorum. Eli kalem tutana pek şakacı, evini vatan bilene aşırı ciddi geliyorum. Kimsenin normlarına uyum sağlayamıyorum. Edebiyattan anlıyorum; ama dantel de yapabiliyorum. Rengârenk ojeler sürüyorum; ama sinemayı da yakından takip ediyorum. Normalle aramı bir türlü düzeltemiyorum; ama yine de “Normal değilim.” diyemiyorum. Çünkü olması gerekenin bu olduğuna inanıyorum. Ya sen “sevgili okuyucum”, sen ne düşünüyorsun?


11 Ocak 2013 Cuma

Elveda Boş Düşüncelerim



Memleket birbirinden garip olaylarla çalkalanırken, kimin eli kimin cebinde belli değilken, herkes birbirine düşman kesilmişken, trafik belasından evime gitmek her geçen gün zorlaşırken ve satılan köprünün bu durumu değiştirmeye hiçbir katkısı olmazken, mesleğim beni boynumdan vurmuşken, aklımdan geçen yazılar rüyalarıma girip bir türlü kâğıtla buluşamazken aşağıdaki diyaloga şahit oldum. Artık hiçbir şeyin önemi yok, söylerlerdi de inanmazdım. Hakikaten çok fazla düşünüyormuşum. "Kafamı rahatlatacak bir şeye ihtiyacım var" diyorsan seni şöyle alalım:

A Kişisi: Elveda.

B Kişisi: Neden öyle dedin şimdi?

A Kişisi: Öylesine işte ya. Bir de “fairwell” var.

İç Ses: “Fairwell” değil o “farewell”.

B Kişisi: “Farewell to the Arms”

İç Ses: “A Farewell to Arms”

A Kişisi: O ne?

B Kişisi: Bir kitap, bilmiyor musun?

A Kişisi: Hiç duymadım. Kimin kitabı?

B Kişisi: A! Çok ünlüdür. Steinbeck’in kitabı.

İç Ses: Ah! Bak, bu hiç olmadı be.


7 Kasım 2012 Çarşamba

Bir İyi Bir de Kötü Haberim Var



“Edebiyatla hayat takım kurup futbol maçı yapsalar, hayat üç çeker edebiyata!”
Veciz Sözler, Barış Bıçakçı 

Hayatlarımız var, kendimize göre derleyip toparladığımız, yeni eşyayla bezediğimiz, sevdiklerimizle doldurup sevmediklerimizden uzak tuttuğumuz odalarımız gibi… Kimsenin el sürmesine izin vermediğimiz yaralarımız gibi, şifrelerini yalnızca bizim bildiğimiz elektronik aletlerimiz gibi, neye göre düzenlendiğini bir tek bizim anlayabildiğimiz kütüphanelerimiz gibi, sadece hak edenin tutabileceği ellerimiz gibi… Hayatlarımız var, ölümlerle büyüttüğümüz, deneyip yenilerek devam ettirdiğimiz, tecrübelerimizle kirlettiğimiz, aşklarımızla yenilediğimiz…

Hayatlarımıza sahte görünümlerle girenler var; odalarımızı talan eden, yaralarımızı kanatan, şifrelerimizi kıran, kütüphanelerimizin düzenini bozan, ellerimizi hor kullananlar... Kendi acılarını bizim ölümlerimizden daha büyük zanneden, deneyip yanılmayı çocuk oyununa çeviren, tecrübelerimizi biraz daha pasaklı hale getiren, aşklarımıza yalanla karşılık verenler var.

Onlara verilecek cevaplarımız, içimizde büyüttüğümüz kelimeler, çiçeklerinden arınmış şiirler var. Onları kırmamak için yaptıklarımız, söylememeyi tercih ettiklerimiz, bizimle boy ölçüşenlere asıl boyumuzu gösterme derdinde olmadığımız için onlara yalnızca inanmak istediklerini sunduğumuz anlar var.

Çağımızın, kendini olmadığı biri gibi göstermek, kitap karakterlerine öykünmek, yaşadıklarımız kafamızdakilere uymayınca hayal kırıklığına uğramak, bu hayal kırıklığının acısını başkasından çıkarmak, egomuzu tatmin etmek uğruna karşımızdakini mutsuz etmek, mutsuz olmanın aşkın başlıca kuralı olduğunu sanmak gibi birtakım hastalıkları var.

Oysa edebiyatla hayat arasında bu hastalıklara tutulanların anlayamadığı küçük bir fark var: Biri okunuyor, diğeri yaşanıyor. Bunu görmezden geldikleri için “kırk üç numara ayakkabılarıyla” edebiyatın da hayatın da üzerinden fütursuzca geçenlere inat, yeni şiirler yazıp yeni şarkılar söyleyenler var. Çünkü onların her gidenin ardından derleyip toparladıkları "kendilerine ait birer odaları" var.

15 Ekim 2012 Pazartesi

"Ah, kimselerin vakti yok"


Başkalarının yazılarını olduğu gibi alıp buraya koymak âdetim değildir; fakat bu şiir günlerdir aklımdan çıkmıyor. Belki son dönemlerde çok kırıldığım için, belki kırıldığım halde durup dinlenmeye vakit bulamadığım için, belki ince şeyleri anlatmaya çalışmaktan yorulduğum için, belki de işte öyle…

İLKYAZ

Ah, kimselerin vakti yok
Durup ince şeyleri anlamaya

Kalın fırçalarını kullanarak geçiyorlar
Evler çocuklar mezarlar çizerek dünyaya
Yitenler olduğu görülüyor bir türküyü açtılar mı
Bakıp  kapatıyorlar
Geceye giriyor türküler ve ince şeyler

Memelerinde biraz irin, biraz balık ve biraz gözyaşı
Bir dev oluyorsun deniz deniz deniz
Sisin dere ağızlarından sokulup akşamları
Fındıklarımızı basıyor
Neyleriz kararan tomurcukları
Çocuklarımıza yalvarıyoruz: Aç durun biraz
Tecimenlere yalvarıyoruz:
Bir "Hotel" bir gizli evlenme az çiziniz
Bir banka az çiziniz bir yalvarma
Bizden size ve sizden dışardakilere

Karılarımızı yolluyoruz tırnaklarını kesmeye ve demeye
-Evet efendim-
Çocuklarımızı yolluyoruz dilenmeye
Bizler gidiyoruz yatağımız tanrıya emanet
Yazların motorlu çingeneleri

Ah, kimselerin vakti yok
Durup ince şeyleri anlamaya

Baba evleri, ilk kez girilen ırmağa dönüş
Toprağa tutku, kendinden dolayı
Kulaklarımızı tıkıyoruz: Para para para
Kulaklarımızı açıyoruz: Kavga kavga kavga
Sorar belki biri: Kavga ama neden kavga
Komşumuza sonsuz balta, karımıza yumruklar içinde
-Bilmiyoruz neden kavga.

Sonra kasabanın cezaevinde
Silgimizi göz önüne yerleştiriyoruz
Günlerimizi iterek genişletiyoruz
Yer açıyoruz karılarımızı düşünmeye
Bizsiz geçen menevşeyi düşünmeye

Durup ince şeyleri anlatmaya
Kimselerin vakti olmasa da
Okulların kadın öğretmencikleri
Tatil günlerini çoğaltsalar da
Kutsal nemiz varsa onun adına
Gözlerimiz için bağlar dokusalar da
Birikimler ve çizgiler gitgide gitgide
Açmaya ilkyaz çiçekleri

Bir gün birileri öte geçelerden
Islık çalar yanıt veririz


5 Ekim 2012 Cuma

ama...


Garip bir memlekette yaşıyoruz. İnsanlar bir yandan her şeyi kabullenirken bir yandan da bu hallerine sebepler uyduruyor. Suçu başkasına atmak en başarılı olduğumuz alanlardan biri. Bir şeyi beceremiyorsak veya onun yanlış olduğunu düşünüyorsak bu durumun mutlaka bir nedeni var. Duruşumuzun, söylemimizin, hayat tarzımızın, yaptıklarımızın, yapamadıklarımızın, yapmamayı tercih ettiklerimizin hep bir suçlusu var ve o suçlu tabii ki biz değiliz.
Savaşa karşıyız, ama Türk halkına yapılanların öcünü de almamız gerekiyor.
Eşcinsellerle ilgili sorunumuz yok, ama bizden uzak durmalarını istiyoruz.
Hepimizin Kürt arkadaşları var, ama Kürtçe eğitim verilmesini manasız buluyoruz.
Alevileri seviyoruz, ama cemevlerinin ibadethane sayılmasına karşıyız, bize camiler yetiyor.
Bir zamanlar çok sevdiğimiz Ermeni komşularımız vardı, ama Ermeni halkının savaş anında yapılanları bu kadar büyütmesine çok sinirleniyoruz.
Belediyenin birtakım yolsuzluklara karıştığını kabul ediyoruz; ama çok iyi çalıştıklarını, metro bile yaptıklarını görmezden gelemiyoruz.
Birilerine âşığız, ama zayıf yönlerimizi ona göstermemek için çabalamaktan yoruluyoruz.
İletişim çağının iletişim kuramayan insanlarıyız. Kapılarımızı bir başka kültüre, yeni bir düşünceye, farklı bir halka açmayı bir kenara bırakalım, en yakınlarımıza doğru bir adım atmaktan bile aciziz. Oysa bilgisayarlar, cep telefonları, silahlar için değil; dokunmak, hissetmek, üretmek için tasarlanmış ellerimiz var. Ellerimizi birbirimizin yaralarını iyileştirmekte kullanabilmemiz için önce cümlelerimizi “ama”lardan kurtarmamız gerekiyor. Ancak o zaman her şeyin suçlusu biraz da biz olabiliriz.

8 Eylül 2012 Cumartesi

kelimeler, kelimeler, kelimeler...



31 Ağustos 2012 Cuma
İstanbul, Moda

Yaşamaya başlayınca yazı öleyazıyor. Hayat sana ani bir darbe vurana kadar aklında dönen kelimelerin rengi, kokusu, göstereni, gösterileni değişiyor.

Ne kadar mutlu olursan ol, kaleminin ucundan istediğin kelimeler dökülmeyince bir eksiklik hissediyorsun. Varlığının kimseye verilmemesi gereken bir yerine ihanet ettiğini düşünüyorsun; ama bu ihanetten keyif alıyorsun. Uzun sürmeyen bu keyif, zamanı gelince bitiveriyor. Sen yine kelimelere sığınıyorsun, hep kelimelere sığınıyorsun. Kendini onlarla var ediyorsun. Kim bilir, belki de yok ediyorsun. Ne de olsa kendinden kopardığın parçaları kâğıda döküyorsun. Dökülen parçalarını toplayabilmek için yine kaleme sarılıyorsun. Biraz yazıyor, biraz yaşıyorsun. Hep yaşarsan kelimelerin sana küseceğinden korkuyor, bu sebepten biraz acıyorsun. 

Kurulan hayaller de paranoya da kelimelerden yapılma. Tuttuğun kalem, yazdığın defter, gezdiğin sokaklar, avucundaki çizgiler, ellerin kelimelerden yapılma. Belki içini kesip baksalar kelimeler çıkacak. Bu yüzden onlara ihanet edemiyorsun. Çünkü insan özüne ihanet etmez. Biraz yaşadıktan sonra durup biraz yazıyorsun, ardından biraz kanıyorsun. Yok, sen istesen de özüne ihanet edemiyorsun.

22 Temmuz 2012 Pazar

Memleketimden Çeviri Manzaraları

"Kurumsal” kelimesi hayatımıza girdiğinden beri hepimizin bir unvanı ve bir “iş tanımı” var. Benim çalıştığım “kurumsal” şirkette unvanım “çevirmen” olarak belirlenmiş olsa da bir editörün yapması gereken birtakım görevleri de üstleniyorum. Çünkü bu iş tanımı denilen meret ele avuca sığmıyor, bir türlü tanımlanamıyor. Sayfalar süren metin “Ayrıca yöneticisinin kendisine verdiği tüm görevleri yerine getirmekle yükümlüdür.” cümlesiyle bitince her şey bambaşka bir boyut alıyor. Bir yandan çevirmenlik bir yandan da editörlük yapınca “mesleki deformasyon” tabir ettiğimiz durum hayatının bir parçası haline geliyor. Mesleğin de “dil” gibi günlük hayatın ayrılmaz bir parçası olunca yolda yürürken, televizyon izlerken, kitap okurken sürekli deforme oluyorsun. 
Henüz teknolojiyi cebinde taşıma fikrine pek ısınamamış biri olarak fotoğraf makinem yanımdayken belgeleyebildiğim deforme edici öğeleri aşağıya koyuyorum.

Silinen "ing" ne kadar da hüzünlü görünüyor, "attation" ise ne yapacağını şaşırmış!


"Ucuzla, ey pazar!"


İngilizce ile Türkçe arasında gidip gelen bir şeyler yemek istiyorsanız buradan buyurun.


Punk might be "dead", but it is not "that"!!!


Madem "world" ve "academy"i birarada kullandın, "sports"u neden düşünmedin?


Satranç burger yiyebileceğiniz tek yer: Güneşli.


Buna bulabildiğim tek çözüm: "Class John"


You may also need spelling lessons!


İzmir'de tuvalete girmek bir başka!


Bunun çeviriyle ilgisi yok; ama doğrudan araçlara hitap edilmesi ne güzel. Ne de olsa onlar insanların ekmek teknesi.

21 Temmuz 2012 Cumartesi

Sus, Otur, Konuşma!


 “Okuduğundan çok konuşabilir mi insan, yazdığından çok söyleyebilir mi?”
Sırrı Süreyya Önder
Bazen sadece oturarak öğreniyorsun, yalnızca susarak, izleyerek ve dinleyerek… İçinden konuşarak dünyaya kafa tutuyor, hayali diyaloglar kuruyorsun. Bazen yalnızca oturuyor ve susuyorsun, susuyor, sus…
Dişin ağrıdığı için dişçiye gidiyorsun örneğin, siyasete veya militarizme bulaşmaya hiç niyetin yok. Tek amacın beynini zonklatan o acımasız çürükten kurtulmak… Muayenehaneye biraz erken gittiğin için “Sizi beş dakika bekleteceğiz.” diyorlar, uslu bir çocuk gibi bekliyorsun. Ne olduğunu anlamadan biri dişçi, biri müşteri iki insanın konuşmasını dinlemek zorunda kalıyorsun. Bir taraf iktidarı, diğer taraf askeri savunuyor. Ağız dalaşından ciddi bir kavgaya dönüşmesini beklediğin bu konuşmayı, televizyonda beliren bir futbol karesi anında unutturuyor. İki taraf da futbol paydasında birleşiyor. Beş dakikan dolunca sana dişçi koltuğu düşüyor.
Ofiste oturuyorsun mesela, çeviri yapıyorsun. O gün içinde bitirmen gereken, hiç de edebi olmayan bir dokümanla uğraşıyorsun. Faşizm, ırkçılık gibi kelimeler aklına bile gelmiyor. İçeri bir kadın giriyor, iş arkadaşınla konuşmaya başlıyor, gündemi o belirliyor. İş arkadaşın “Doğulular buraya geliyor, doğru düzgün Türkçe konuşamıyor. İstanbul aksanıyla konuşamayan defolup gitsin kardeşim.” diyor. Karşısındaki kadın “Hayır, canım hayır.” deyince derin bir nefes alıyorsun. Yeni bir nefes alamadan kadın “İdeali bu tabii; ama olmuyor işte.” diye sözünü tamamlıyor. Sana fal taşı gibi açılan gözlerinle çevirmen koltuğunda oturmak düşüyor.
Yakın bir arkadaşının verdiği bir davete gidiyorsun. Çok sevdiğin restoranın bahçesinde toplanan kalabalığa selam verip arkadaşlarının yanına oturuyorsun. Aranızdaki yeni evli çift ilgi odağı; düğünlerinden, yeni taşındıkları evden bahsediyorlar. Bir an geliyor yeni evli kadın, kocasının diğer taraftaki insanlarla konuşmasını fırsat bilerek, sana “Aşk diye bir şey yok! Evlenince anlıyorsun bunu. O yüzden çok ayrıntılı düşünme biriyle birlikte olacaksan, yoksa kimseyi bulamazsın.” diyor. Sana restoranın ahşap sandalyesinde oturup kulaklarının uğultusunun geçmesini beklemek düşüyor.
Bazen insanlar sadece konuşuyor. Kelimeler boşluğa karışırken sana sustuklarını yazmak düşüyor. Bazen sadece yazarak anlatabiliyorsun, yalnızca oturuyor, susuyor ve yazıyorsun, yazıyor, yaz…

12 Haziran 2012 Salı

Şaşı Bak Şaşırma


Memleket kötü haber konusunda hiç yokluk çekmedi; ama eskiden kötü haberlere şaşırırdık, üzülürdük, sinirlenirdik, öyle veya böyle tepki gösterirdik. Son dönemlerde bunların hiçbirini yapmıyoruz. Farkında olmadan büyüyoruz, elini kolunu kaldırmaya hali olmayan yaşlı insanlar gibiyiz.
Pankart açan gençlere sekiz yıl beş ay hapis cezası veriliyor. Şaşırmıyoruz.
Bir üniversiteli poşu taktığı için on bir yıl üç ay hapse mahkûm ediliyor. Farklı bir beklentimiz olmadığı için buna da şaşırmıyoruz.
THY grev hakkı için direnen yüzlerce çalışanını işten atıyor. Üstelik bunu çalışanlarına kısa mesaj göndererek yapıyor.  Şaşırmak ne kelime, yapılana hak verenlerimiz bile çıkıyor.
Üçüncü köprünün yapımı kesinleşiyor. Eh! Ne bekliyorduk ki? Tabii ki şaşırmıyoruz.
Çayan Birben polisin sıktığı biber gazı yüzünden hayatını kaybediyor. Gencecik bir insanın ölümü içimize oturur gibi oluyor, ama kolay toparlanıyoruz. Ne de olsa başka genç insanlar da ölüyor.
Başbakan “Her kürtaj bir cinayettir.” diyerek kürtaja karşı olduğunu açıklıyor. Bu gibi söylemlere şaşırmayı bırakalı çok oluyor.
Sağlık Bakanı “Tecavüze uğrayan kadınlar doğursun, devlet bakar.” diyerek onu destekliyor. Bu biraz tuhaf geliyor; fakat ilk andaki şaşkınlığımızı çabuk atlatıyoruz.
O malum belediye başkanından “Tecavüze uğrayan kadın kendini öldürsün.” açıklaması geliyor. Biraz tepki gösterir gibi oluyoruz; fakat adamcağız derdini açıklayınca rahatlıyoruz.
Yargıtay, evinde anal ve oral seks görüntüleri içeren CD bulundurana bir ila dört yıl arası hapis cezası verilmesini istiyor. Yatak odamıza giren yargıya bakıp dudaklarımızı eşlerimizin karın bölgelerine kaydırıyoruz.
Gazeteciler tutuklu arkadaşları için yürüyor, THY çalışanları grev hakları için, kadınlar kürtaj hakkı için, öğrenciler hapisteki arkadaşları için… Her koyun kendi bacağından asılıyor, herkes yalnızca kendi sorununa odaklanıyor. Bunu da doğal karşılıyoruz.
Şaşırmıyoruz. Çünkü Alice şaşırır, Küçük Prens şaşırır, çikolata fabrikasına giden Charlie şaşırır. Büyükler şaşırmaz. Şaşırma yetimizi, dolayısıyla çocukluğa özgü tek özelliğimizi elimizden alıyorlar. Büyüyoruz, şaşırmıyoruz, dönemin başbakanının ettiği beylik laftaki gibi “alışıyoruz”.