Uzun zamandır bir kalemim yok. Bu yüzden de uzun zamandır şöyle hatırlı bir yazı yazamıyorum. Ben öyle her kalemle yazmam. Bir kere ucu ince ve uzun olacak ama sanki yuvarlak ve kalın uçluymuş gibi yazacak; kâğıdı çizmeyecek yani. Kendisi de uzun olacak ki yazdıkça tepesinin hareketlerini izleyebileyim göz ucuyla. Mürekkebi akacak, adeta kelimeleri kendisi üretip yazacak. Markası murkası önemli değil. Bazen küçük ve tozlu bir kırtasiye dükkânında kasanın yanına dizilen kalemlerden biri olabilir. Ama en çok da oradan buradan izinli izinsiz toplanan kalemlerden biri olabilir. Bir arkadaşın kıymetini bilmeyip masasında mürekkebini kuruttuğu kalemi; yabancı birinden imza atmak için alıp da geri vermediğiniz şişman dolma kalem ya da adını hiç duymadığınız bir şirketin eşantiyon kalemi..
Şimdi yazı yazdığım kaleme verdiğim önemle büyük bir yazar küstahlığına girdiğimi sanmayın. Zaten zor çıkıyor kelimeler; bari kalem yardımcı olsun diye.
Neden zor çıkıyor bu kelimeler? Uzun zamandır içimdekilerle dışımdakiler bir uyum sorunu yaşıyor da ondan. Tepkilerimi ve düşüncelerimi hep atlatmam gereken bir aşamadan sonraya bırakıyorum da ondan. Sanki koca bir sahnede yanlış bir repliği tekrarlar gibiyim de ondan: "Köprüyü geçene kadar, sonra hiiiç görmeyeceksin." Sonrası güzel, peki ya şimdi? Ben düşündüklerimi söylemeyip de bir şeyleri görev icabı yaparken, sevmediğimin yüzüne tepkisiz bakıp onun yanında dururken, zorlama bir samimiyetle hareket edip üstelik karşımdaki de bunu içten içe bilir ve ses çıkarmazken, benim kendime olan saygım da sonraya kalacak mı? Bu içten pazarlıklı ve sessizce imzalanan anlaşmayı taraflardan biri bir gün dayanamayıp bozarsa verdiğim onca selamı geri alabilecek miyim?
Bazen yanı başınızda olmasını hiç istemediğiniz insanlar bitiverir karşınızda. Ailede vardır böyle üyeler, belki eşinizin bir akrabası.. İşyerinde beraber çalışmak zorunda kaldığınız biridir, mecbur katlanırsınız. Koşullar sizi belli sınırlar çerçevesinde o insanlarla anlaşmaya hatta bazen de uyuşmaya zorlar. O sınırlar aşılmadığı sürece de problem yoktur. Peki ya o hiç istemediğiniz insan sizden daha üst konumda olan ve bu konumunu sonuna kadar adice kullanan biriyse?? İşte o zaman şartlar değişir. Çünkü adına ilişki bile denemeyecek bu sahte düzende alttan alan hep siz olmak zorunda kalırsınız. Hele ki kaybedecek bir şeyiniz varsa ve o şey bu malum kişinin kontrolündeyse. Aklınıza sadece patronlar gelmesin; bankaya para çekmeye gittiğinizde karşınıza çıkan ve sizi o bed suratına mahkûm eden bir memur da olabilir bu, sigorta şirketinizin uyanık elemanı da. Çok sevdiğiniz bir eşyanızın tamircisi de olabilir, doktora sürecinizi cehenneme çeviren akademisyen kılıklı bir danışman da..
Şimdi diyebilirsiniz “canım onlar kendilerini ayı yerine koymaya çekinmiyor madem, ben niye dayı demeyeyim ki işim görülsün?” Benim derdim onlar değil, onlar ister ayı ister dayı olsunlar, kendileri bilir. Ben ben olarak kaldığım sürece bir problem yok. Benim problemim hayatımı bir başlangıçlar ve sonlar dizini olarak görmemem ile ilgili. Hayat benim yanı başımda akıp giden bir şey de değil. Zaten kendiminkine baktığımda, hep atlatılması gereken safhalar uğruna kaybedilmiş zamanlar gördüğüm sürece, hayatın aslında ne olduğunun ne önemi var?
Kendime bir müddet daha kalem almayacağım. Elimdeki kalemlerle idare ederim. Ne zaman ki içimdeki bu yabancı kelimeler biter, o zaman bir dosttan şöyle afili bir kalem çarparım. İlk yazımın da başlığı hazır: sürç-i lisan ettiysem affola….
kayıp yazı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kayıp yazı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
21 Ekim 2011 Cuma
29 Ağustos 2009 Cumartesi
tik tak
Önce sen yaz, sonra ben yazayım. Hep birbirini takip eden konuları irdeleyelim. Hatta tek bir konu bulalım, sonsuza kadar onun üzerine yazalım. Mesela aşk, mesela sevgi, mesela hayat, mesela şaka, mesela tü kaka! Sen, ben, tik, tak... Çalışsın saat, yürüsün zaman!
9 Ağustos 2009 Pazar
KAYIP YAZININ PEŞİNDE
Belki de anlamı olmayan bir sürü kelimeden oluşuyordu. Belki de bir anıyı bile içermiyordu. Sığdı, düzdü, duygusuzdu belki..Şimdi kayıp ya; daha da büyüdü gözümde. Yazı'm, nerdesin?
Öfke içinde yazılmış mektuplar buldum yazımı ararken. Aklıma Enis Batur geldi. En iyi "kitap ilk cümlelerini" topladığı (kaç kitap olduğunu hatırlamıyorum) bir kitap yayınlamış. Mektuplarımda çok fazla "ilk cümle" gördüm ben de. Böyle çağlayan gibi dalıvermişim anlatıya, sonra da su aşağılara saçılmış, kaybolmuş. Toparlanıp bir nehir bile olamamış kelimelerim.
Okunmayı bekleyen kitaplarım bana bakıyorlar raflardan. Adlarını öyle çok gördüm, sayfalarını o kadar çok karıştırdım ki, sanki hepsini okumuş gibiyim. Sana da oldu mu hiç? Aslında hiç okumadığın bir kitabı yalayıp yutmuşsun gibi hissedip, soran gözlere heyecanla "Evet, evet, okudum!" dedin mi? Sonra pembecik yanaklarınla oradan buradan hatırladığın bilgilerle sohbeti geçiştirdiğin? "Little knowledge is dangerous.."
Ne tatlıydı değil mi Ümit hocamız? Sınıfta dersin ortasında şaka yapıp bize Einstein'in şu ünlü fotoğrafındaki gibi dil çıkarışını hatırlıyorum. Ne güzel şey bilgi ile olgunlaşmak, komplekslerinden arınmak..Bu ülkede kimsenin 30-35'ine kadar konuşmasına izin vermiyorlar. Sonra da sustur susturabilirsen. Bak yine rafta Canetti'nin Körleşme'sine takıldı gözüm. Sahi biz seninle Körlük'ten konuşmadık daha değil mi??
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)