26 Şubat 2012 Pazar
14 Şubat 2012 Salı
Bir Garip Yazı
BİRDENBİRE
Her şey birdenbire oldu.
Birdenbire vurdu gün ışığı yere;
Gökyüzü birdenbire oldu;
Mavi birdenbire.
Her şey birdenbire oldu;
Birdenbire tütmeye başladı duman topraktan;
Filiz birdenbire oldu, tomurcuk birdenbire.
Yemiş birdenbire oldu.
Birdenbire,
Birdenbire;
Her şey birdenbire oldu.
Kız birdenbire, oğlan birdenbire;
Yollar, kırlar, kediler, insanlar...
Aşk birdenbire oldu,
Sevinç birdenbire.
Orhan Veli
11 Şubat 2012 Cumartesi
Bir kitap insanda ne kadar derin izler bırakır? Ona dokunduğunda tenine işler mi? Bir kitabın kokusu tanıdık gelir mi? Onu okuduğunda gözlerin dolar mı? Bir kitap insanda iz bırakır mı?
Kadıköy’de bir sahafta gördüm onu. Daha önceden bildiğim beyaz kapağı ve iri gövdesi değişmiş, mavi bir kapakla küçük bir not defteri boyutuna inmişti. Yine de görür görmez tanıdık birbirimizi. İsmi “Sakın Şaşırma” idi. Onu dinlemedim, yeniyetme çağımda okuduğum bir kitabı, aynı çağı geçirdiğim bu semtte bulduğum için şaşırdım. Eski bir arkadaşa sarılır gibi kapağını açıp kokladım, hasret giderir gibi...
Benim için şarkılarla tanıştığım bir yazarın müzik eşliğinde ezberlediğim şiirleri, bir dizi filmden arakladığım sahne, abimden aşırıp uzaklara giden bir arkadaşıma verdiğim kitaptı. O gün bugündür abimle aramızdaki tek sırdı ve bir daha evimize girmeyendi. Arkadaşıma verirken içine koyduğum kağıttan gemiyi “Bakakalırım giden geminin ardından / Atamam kendimi denize / Serde erkeklik var, ağlıyamam.” şiirine denk getirdiğimdi. Gün gelip uzaklara gittiğimde ne zaman İstanbul’u düşünsem aklıma gelendi. Denizsiz bir şehre yerleştiğimde maviye özlemimi dile getirendi. Sonraları hep kağıttan gemiler yapıp derin sularda kayboluşlarını izlememe sebep olandı. Yazarı genç yaşta beyin kanamasından ölen, bu nedenle bana gencecik babamı hatırlatandı.
Kadıköy’de bir sahafta gördüm onu, açıp kokladım, hasret giderdim. Ona dokunduğumda tenime işledi. Kokusu tanıdık geldi. Onu okuduğumda gözlerim doldu. “Her şey birdenbire oldu.” Orhan Veli, bıraktığı izlerin üzerinden ince uçlu bir kalemle tekrar geçti. Babam, onun hakkında yazı yazmayı ertelediğim için bana bir kez daha sitem etti. Gözyaşı “birdenbire oldu.”
7 Şubat 2012 Salı
Rüyalarda Karışırız
İnsanı yalnızca bir kaynaktan ibaret sanan o malum bölümün çalışanlarından birinin karşısında oturmuş, onu ciddiye almak zorunda kaldığım için nasıl da içten pazarlıklı bir kaynak olduğumu düşünüyorum. “Kendinizi beş kelimeyle tanımlayın.” diyor iyi bir kaynağı, yüksekten baktığından olsa gerek, şıp diye tanıyan kişi. “Ben imkânsız aşklar için yaratılmışım.” diyesim geliyor, hem beş kelime hem de yalan sayılmaz. Tabii oyunbozanlık etmemek için onun beklediği cevabı veriyorum. “Azimli, başarılı, disiplinli” gibi kelimelerle zırvalıyorum. Oysa beni tek kelimeyle özetleyebilen pek çok insan var. Beş kelimeye izin verdiği için ona müteşekkir olmam gerekir. Ah! Nasıl da kendini bilmez bir kaynağım. Neyse, karşımdaki soru sormayı bırakıp işi anlatmaya başladığına göre sanırım bu iş oldu. O, işten bahsederken ben az önceki soruya kendimce başka yanıtlar veriyorum.
“Biraz kadın, biraz çocuk, biraz içli, biraz güçlü, biraz romantik, biraz eksik yaşıyorum. Birine huysuz, bir diğerine hanımefendiyim. Sanırım ben, bir başkası için ona gösterdiğim kadarıyla varım. İçimde benden kaç tane var inanın ben de bilmiyorum.
Çoğu kez ehlileştirmek zorunda kaldığım asabi ben, bıraksanız günlerce hiçbir şey yapmayıp sadece kitap okuyabilecek kitap kurdu ben, kendisini işe kaptırıp saatlerce konuşmayan sessiz ben, uzun süre susunca içine kaçan sesini hatırlamak için hiç susmayan geveze ben, söz konusu toplumsal olaylar olduğunda ciddi ben, zaman zaman her konuda geyik muhabbeti yapabilen şebek ben, aşk meşk işlerinde romantik ben, içinden taşan enerjiye engel olamayan çocuk ben, hayal kırıklığına uğradığında güçsüz ben, hayal gücüne kapıldığında güçlü ben, olur olmaz sürpriz yapmayı seven Amelie ben, her yeni gördüğüne şaşırmayı beceren Alice ben, sevmedikleriyle konuşmamayı tercih eden uzak ben, aklından hiç çıkmayan kelimeleri kâğıda dökebildiği zamanlarda yazar ben, kafasında kırk tane tilki dolaştığı için hafızasıyla barışamayan unutkan ben, kendisinden yararlanıldığını hissettiğinde dişlerini gösteren ben, yaralarına dokunulduğunda kırılgan ben, sinüzitten mustarip olduğunda sürekli uyuyan ben, hiçbir yere ayak uyduramadığından sürekli yolculuğa çıkan gezgin ben, her şeye akılcı yaklaşan mantık timsali ben, bütün bu benlikleri aynı bedene sığdırmaya, hepsini uygun yerde kullanmaya çalıştığı için hafiften kafayı kırmış deli ben...”
“Çevirmen Hanım!” diyor kaynakçıbaşı suratında tuhaf bir sırıtışla. Gerçek dünyaya dönmenin ve son on dakikada söylenenlere dair hiçbir fikrim olmamasının verdiği kaygıyla ağzımdan şu sözler dökülüyor:
“İçinizde sizden kaç tane var? İçinizde yaşayanlardan kaç tanesini herkese gösterebilirsiniz? Dışınızda sizi anlayabilecek kaç kişi var? Dışımızda bize benzeyen kaç kişi var? İnsanın kendini beş kelimeye indirgemesini istemeniz onun hiçbir derinliği olmadığını peşinen kabul ettiğiniz anlamına gelmiyor mu?”
“Buraya kadar geldiğiniz için teşekkür ederiz, Çevirmen Hanım! Biz sizi arayacağız.” diyor insanı kaynağından tanıyan.
Biraz kadın, biraz çocuk, biraz içli, biraz güçlü, biraz romantik, biraz eksik yaşıyorum. Birine huysuz, bir diğerine hanımefendiyim. Sanırım ben, bir başkası için ona gösterdiğim kadarıyla varım. Neyse ki hangi beni nerede kullanacağımı yalnızca rüyalarımda şaşırıyorum. Tatmin olmuş ilkel benliğimle yataktan kalkıp elimi yüzümü yıkadığımda bir filozoftan çok bir hanımefendiye benziyorum.
*Sigmund Freud'un yukarıdaki fotoğrafı Max Halberstadt tarafından çekilmiştir.
2 Şubat 2012 Perşembe
Orada Bir Şey Var
1 Şubat 2012 Çarşamba
Karda bir şey var. BMW’yi, Mercedes’i, Range Rover’ı kaplayıp yerine “araba”yı koyan bir şey...
Karda bir şey var. Kaldırımı, duvar taşını, sokağı örtüp yerine “yol”u koyan bir şey...
Karda bir şey var. Varoşu, banliyöyü, lüks semti kapatıp yerine “ev”i koyan bir şey...
Karda bir şey var. Kadını, erkeği kaldırıp yerine cinsiyetsiz “insan”ları koyan bir şey...
Karda bir şey var. Zengini, orta direği, fakiri aynı trafiğe mahkûm edip “eşit”leyen bir şey...
Karda bir şey var. Bütün renkleri “beyaz”da toplayan bir şey...
Karda bir şey var. Yetişkini, ergeni, genci yok edip yerine “çocuk”u koyan bir şey...
Karda bir şey var. Her şeyi unutturup “temel ihtiyaçlar”dan mahrum olmamanın esas olduğunu hatırlatan bir şey...
Biliyorum, bir yerlerde adını koyamadığım bir şey var, günü gelince ortaya çıkacak... Kar gibi bir şey... Hepimizin eşit şartlarda yaşamasını sağlayacak, hepimizi beyaza boyayacak, çocuklaştıracak, kar gibi; ama soğuk olmayan bir şey...
*Yukarıdaki fotoğraf Uğurhan Betin tarafından çekilmiştir.
23 Ocak 2012 Pazartesi
Bütün Kadınların Kafası Karışık, Benimki Arapsaçı...
Pek sevdiğim bir arkadaşım “Düşünme, yap” dedi, “hayatında keşkeler olmasın.” Onunla yaptığım kısacık yazışma beni neden bu kadar sarstı bilmiyorum. Belki kafam hep karışık olduğu için, belki de gerçekle yüzleşmek çok da kolay olmadığı için...
Kimi konularda mütevazılığın dozunu fazla arttırmışım meğer, içten içe bazı isteklerimi gerçekleştirecek güce sahip olmadığımı düşünürmüşüm. Senelerdir tango yapmak isterim; ama dans etmeyi beceremeyeceğime inandığımdan en ufak bir çaba sarf etmem. Aklımdan geçen çocuk kitaplarının sayısını bilmem; ama onları hiçbir zaman yazamayacağımı bilirim. Çok yakışıklı birinin benden hoşlandığını söyleseler inanmam, “O çocuk bana bakmaz ki.” der de başka bir şey demem. Bana yakışmayacağını düşündüğüm için giymeye cesaret edemediğim kıyafetler, takmaya korktuğum kocaman küpeler ve kolyeler, sadece başkalarının üzerinde güzel durur.
Peki nedir beni bu hale getiren diye sorduğum anda, sahneyi pek sevdiğim bir yazar alıyor. Kitaplar sorularıma cevap verince kulağıma kuş sesleri geliyor. Ece Temelkuran yazdığı makalelerle bile içime dokunan bir yazar. Araştırma kitapları, onun ellerinde insani ve edebi bir anlam kazanıyor. Yazar karşıma şiir-metin türünde bir kitapla çıkınca, Bütün Kadınların Kafası Karışıktır adıyla bile ruh halimi anlatınca, içime dokunanlar artıyor. Kitabın ne anlattığını sorma. Bana kadınlık hallerini, sana idam cezasını, bir başkasına intiharı anlatıyor. Ece Temelkuran “kimsenin içine girmek için anlatmıyorum ben. akıp gitsin de istemiyorum. boğazınızda kalmalı. dilimin tutuk müziği itmeli. akıp gidiciliğin uyuyan ritmi değil uygun olan. biz ölüyoruz. size bunu anlatıyorum. akıp gitmesi gerekmiyor. bu dilin, hep tökezleyip düşmesi gerekiyor. çünkü biz, tökezleyip düşüyoruz.” diyor. Hiçbir şey akıp gitmiyor, yazı boğazımda düğümlenip kalıyor. Bir kadın kendi kendine konuşuyor, bütün kadınların aklından geçenleri tek bir bedene sığdırıyor, en ince ayrıntıları görüyor, gördüklerine binlerce anlam yüklüyor. Beni hep kediler ziyaret ediyor, rüyalarıma eller giriyor. Kitap bana içini döküyor, aklımdan geçenleri biliyor, kelimelerini benden esirgemiyor, soruma gelen yanıt içime daha yakından bakmama izin veriyor:
“Ben ve benim gibiler, dünyada hiçbir şeyi değiştiremeyeceğimizi düşünerek büyüdük. Biz mektuplar yazdık hep, bir de uçlarını içimize döndürdüğümüz şiirler. şiirleri, bedenlerimize saplamaya çalıştık. oysa onlar, çoktan peltekleşmişti. uçları yoktu.
... biz, öyle şarkılar dinliyorduk ki, yaşamaya ad koymak mümkün değildi. anlamak hoşumuza gitmiyordu; çünkü, anladığımız şeyleri değiştiremiyorduk. biz, o günlerde işte, tırnaklarımızı yemeye başladık. birden bedenlerimiz büyüdü. en başından yorgun ve küsmüştük. biz, küsmüştük. ne garip, oysa bir çoğumuzun adı, çağrı, umut, barış, devrim, savaş veya özgür’dü. adlarımızın anlamlarını ezberleyip sonra da unutmaya çalışarak, bedenlerimizi büyüttük. biz ne savaşabildik, ne de barışabildik dünyayla, ne özgürdük ne de umudumuz vardı. işte bu yüzden böyle öyküler yazdık, kırık ve bağlantısız.”
Bu yanıt bana iyi geliyor; ama yetmiyor. Kitap bitiyor; ama sorularım bitmiyor: Sahi, ben ve benim gibilerin derdi ne? Neden isimlerimizi taşımayı beceremiyoruz? Şunu veya bunu yapmamızı engelleyen ne? Her hayal kurduğumuzda duvarlara çarparak uyanmamıza sebep olan ne?
Bu soruların cevaplarını yeni kitaplarda bulmak için beklemek de mümkün; ama ben yıllardır yapmak istediğim bir şeyi ertelemekten vazgeçmeye karar veriyorum. Yarından tezi yok tangoya başlıyorum! Çünkü biz tökezleyip düşüyoruz. Çünkü biz ölüyoruz. Çünkü biz öldürülüyoruz. Çünkü "hayat kısa, kuşlar uçuyor."
20 Ocak 2012 Cuma
Hepimiz İnsanız
“Hepimiz kardeşiz!” ve “Kardeş katli vaciptir!” sloganlarının el ele tutuştuğu memleketimin, ölümden umut yaratabildiğinin resmidir. Kim bilir, belki de gözlerimizin yaşarması boşuna değildir.
17 Ocak 2012 Salı
???????????????????
Hrant için Adalet için .........................................................................
8 Ocak 2012 Pazar
Hayal İşte
Muse - Uprising eşliğinde bir pazar sabahı...
Hani hemen herkesin kurduğu bir hayal vardır; şöyle işi gücü bırakıp ya da emekli olduktan sonra kıyıda bir yerlere yerleşelim de kendimize bir kafe açalım; fena mı olur?? Benim de var öyle bir hayalim. Sonuçta ben de herkes gibiyim efendim. Sıradan hayallerim var, üniversite okudum, sanatla, bilimle, edebiyatla ilgileniyorum. Hatta biraz kasarsam müzikle uğraşıyorum bile diyebilirim. Geçenlerde okuduğum bir haberden etkilenerek açmayı hayal ettiğim kafenin adını buldum:
ARKA BAHÇE..
Nasıl, beğendiniz mi????
Hani hemen herkesin kurduğu bir hayal vardır; şöyle işi gücü bırakıp ya da emekli olduktan sonra kıyıda bir yerlere yerleşelim de kendimize bir kafe açalım; fena mı olur?? Benim de var öyle bir hayalim. Sonuçta ben de herkes gibiyim efendim. Sıradan hayallerim var, üniversite okudum, sanatla, bilimle, edebiyatla ilgileniyorum. Hatta biraz kasarsam müzikle uğraşıyorum bile diyebilirim. Geçenlerde okuduğum bir haberden etkilenerek açmayı hayal ettiğim kafenin adını buldum:
ARKA BAHÇE..
Nasıl, beğendiniz mi????
31 Aralık 2011 Cumartesi
Mutlu Yıllar!
Uzun zamandır içime kapandığımı fark ettim, olan biteni uzaktan izleyip öfkemi içimde biriktirdiğimi, kelimelerimin bittiği yerde boş boş gülümsediğimi... Çok çalıştığımdan yazı yazmaya vakit bulamadığımı, yazı içime aktıkça canımın acıdığını...
Uzun zamandır her yeni güne başka bir acıyla uyanıyorum. Acıdan uzak durmaya çalışıyorum; bakmadan, bakınca görmeden edemiyorum. Her gördüğümden sonra küçük bir sürprize, ufak bir güzelliğe tutunup hayatıma öyle devam ediyorum.
Gazeteleri her açtığımda manşetlerde ekonominin nasıl iyiye gittiğine, dünya basınının Türkiye’yi nasıl övdüğüne dair haberler görüyorum. Sosyal medyada durumun hiç de iç açıcı olmadığını gösteren fotoğraflar ve mesajlarla karşılaşıyorum. Bu ikisinden hangisi benim ülkem diye düşünüyorum. İşin içinden çıkamayınca masama bırakılan bir yeni yıl hediyesine neşeyle sarılıyorum.
Yüzlerce öğrenci, gazeteci ve yazar hapishanede yatıyor. Sayıları her gün artıyor. Ben yine de tahliye edilen yirmi küsur öğrenci için seviniyorum. Üstelik onlar tahliye edilir edilmez sayıları küstürmemek için 19 öğrencinin daha içeriye alındığını da biliyorum.
Ülkenin her yerinde insanlar kan ağlarken milletvekili maaşlarına zam yapılıyor. Hiçbir konuda hemfikir olmayan siyasi partiler, şike davasından sonra ikinci kez, el birliğiyle yasayı onaylıyor. Muhalefet partisinden bir milletvekili, asgari ücretle yaşamak zorunda olanları hiçe sayarcasına “900 TL mi alsınlar? Vekilin insan gibi yaşama hakkı yok mu?” diyor. Uzak bir ülkede yaşayan bir arkadaşımın benim için aldığı Moleskine defteri görünce sevinçten havalara uçuyorum.
İçişleri Bakanı “çok özür dilerim” eşcinselliğin “namussuzluk, ahlaksızlık, gayri insani durum” olduğunu beyan ediyor, sanatın terörizme nasıl hizmet ettiğini ayrıntılı bir şekilde açıklıyor. Bazı sabahlar servise yetişmek için koşuyorum. Bir kedi bana yetişmek ister gibi karşıdan gelip, ben duraksayınca saf saf yüzüme bakıyor. Onun bir önceki hayatında Yeşilçam’da, ormanda sevgilisine doğru koşan bir erkeği canlandırdığını hayal edip gülümsüyorum.
Masum insanlar “kazara” ölüyor. Devlet özür dilerken kimileri ölene “leş” demeyi uygun görüyor. Battaniyelere sarılı cesetlerin fotoğraflarını görüp vicdanı sızlamayanların insanlığından şüphe ediyorum. Bu kez tebessüm etmemi sağlayacak bir şey bulmakta zorlanıyorum. Eve dönerken kafasına “bacadan giren” Noel Baba şapkası takmış, dans eden bir çocuk görüyorum, son bir çabayla ona tutunuyorum.
Uzun zamandır içime kapanıyor, kimselere belli etmeden şunu düşünüyorum: Hepimiz yoldaki köpek ölülerine bakıp geçiyoruz. Biri durup ölüyü oracıkta gömmek istese trafiği tıkadığı için ona öfkeleniyoruz. Oysa benim derdim ölü gömmek değil, artık ölü görmemek.
Seni bilmem; ama benim umuda ihtiyacım var. Biraz daha rahat nefes alabilmek, biraz daha yaşayabilmek için ölüleri yoldan toplamayacağımız günlerin geleceğine inanmaya ihtiyacım var. O yüzden, ben uzun zamandır yeni bir yıla bel bağlıyorum.
Seni bilmem; ama benim umuda ihtiyacım var. Biraz daha rahat nefes alabilmek, biraz daha yaşayabilmek için ölüleri yoldan toplamayacağımız günlerin geleceğine inanmaya ihtiyacım var. O yüzden, ben uzun zamandır yeni bir yıla bel bağlıyorum.
27 Aralık 2011 Salı
GERİYE DOĞRU
“Çünkü görünene aldanmak, hayatı dayanılır kılmanın ilk şartıydı…” Az - Hakan Günday
“Çünkü büyüdükçe arzularım küçüldü, şaşkınlıklarım küçüldü, beklentilerim küçüldü. Büyüdükçe öyle küçüldüm ki içimde taşacak bir şey kalmadı.” Erken Kaybedenler - Emrah Serbes
Hayat yeniden ve yeniden oynanan bir sek sek oyunu gibi. Sen taşı en ileriye de atsan, hep adım adım sekmek zorundasın ayağının üzerinde. Sonra afili bir dönüş, hoop başladığın yere. Peki, arkana baktığında ne görüyorsun? Bir sürü başlanmış ve ortada bırakılmış iş mi? Yoksa sen de mi otuzlarındasın?
Eski yılın sonunda, yeni yılın başında planlar yapan biri değilim. Bir mali müşavirmişçesine hesaplar yapıp yılı kapatanlardan hiç değilim. Zaten ben normalde plan yapınca hayatı alt üst olan biriyim. Çünkü biliyorum, hayat öyle plana milana gelemez. Stratejik hareketlere hiç gelemez. Onlar bu hayattan bir çıkarı olanlar içindir. Ben sadece mutlu olmak istiyorum. Bunun için de bir stratejiye ihtiyacım varsa eğer; ölmüşüm zaten haberim yok. Ancak ben hep arkama bakma ihtiyacı hissediyorum. Rahat rahat önüme bakamıyorum. Neyi kaçırmışım diye düşünürken, listeye hep bir şeyler daha ekleniyor. Keşke değişim filmlerdeki gibi olsa. Bir fon müziği bana eşlik etse ve ben yüzümde gerçekleri fark etmenin mağrur gülümsemesiyle yürüsem böyle. Ödüllü bir yazar, “Ve bir daha da arkasına bakmadı” diye yazsa benim için.
Zaman bana değişmem gerektiğini söylüyor. “Nerde o eski bayramlar” sızlanmasını bir kenara bırakıp bu yaşların kendine has güzelliğini dibine kadar duyumsamamı söylüyor. Bu yaşlarımın anılarını yaratmamı söylüyor. Bu sefer zamanı dinleyebilecek miyim? İçimde bir kelebek kıpırdanıyor…
Aslında umut dolu bir yazı yazmak değil niyetim. Hatta her geçen gün ne var ne yok öğrendikçe, şaşırıyorum dünyanın bitmek bilmez bu umutlu haline. Bunca kötülüğe ancak gereksiz fazlalıkta bir umutla katlanılabilir gibi..”Öfkelenmemiz gerek” diyordu bir belgeselde adamın biri, “ihtiyacımız olan bu; öfkemizi elimizden almalarına izin vermemeliyiz!”
Arkana baktığında ne görüyorsun? Çünkü “yaşamak ilerlemek olamaz, diye düşünüyor Cemil, ama geride bırakmak olabilir.” (Sinek Isırıklarının Müellifi-Barış Bıçakçı)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



