26 Mayıs 2011 Perşembe
amelie..
Hayat çoğu kez sadece tek deliği su geçiren tıkanmış bir lavaboya benziyor. Israrla elini kirli suya daldırıyorsun ve bir türlü engeli aşamıyorsun. Sonra umudunu yitirdiğin bir anda bir ses geliyor kulaklarına, mide guruldaması gibi. Elini çekip heyecanla bekliyorsun, o anda parmaklarına yapışan kirler bile umurunda olmuyor. Daireler ardı sıra diziliyor suyun yüzünde ve oluşan girdaptan boşalıveriyor tüm su. Geriye az biraz çabayla temizleyeceğin lavabo kalıyor ama senin yüzündeki mutlu ifadeyi bozmuyor bu. Ameli benim girdabım. Hayatımın kirli sularını alıp götüren bir film, bir tebessüm molası, adından da belli; bir fabl.. (7 Ocak 2007)
24 Mayıs 2011 Salı
Çalışırken
Çalışırken birden kulağına salıncak sesi geliyor mu senin de? Çok önemli bir işin varken hafif rüzgârda saçlarının uçuştuğunu düşünüyor musun? Okuman gereken zorlu bir metin varken kendini deniz kıyısında buluyor musun? Tam denize yönelecekken bilgisayara tosluyor musun? Onlarca sayfa okuduğunu düşünürken aslında aklının başka bir köşesinde uzun zamandır yazmak istediğin bir öyküyle suç ortaklığı yaptığını fark ettiğin oluyor mu? Ekrana dakikalarca baktığın halde işinin hiç ilerlemediğini, fakat hayal dünyanın bayağı geliştiğini hissediyor musun hiç? Bilgisayara bakıp aptal aptal gülümserken buluyor musun kendini? İçime gelen bahar, şehrime bir türlü gelemedi. Kalk gidelim!
21 Mayıs 2011 Cumartesi
Müzikli - Müziksiz
30 Nisan 2011 Cumartesi
Bunu R.E.M'in Überlin'ini dinlediğim sabahlarda ne hissettiğimi anlatmak için yazmıştım; fakat hissettiklerimi yazıya dökmekte geç kalınca yazı ihanetimi anladı. Üzerinde oynamak, gerekirse yeniden yazmak lâzım; ama yine de buraya koyuyorum. Senin süzgecinden de geçsin:-)
Ya müzik olmasaydı? Ya ruhumuza işleyip içimizi güzelleştiren ezgiler yaratan insanlar yaşamasaydı? Ya ayaklarımızı yerden kesen melodiler duymasaydık?
Her sabah yeni dünyalar yaratmayı beceremezdim ben. Yanımda taşıdığım ezgilerle her an farklı bir insan olabileceğimi söyleseler inanmazdım; ama oluyorum işte! Kulaklıklarımı taktığım an, nerede olursam olayım bambaşka bir dünyada buluyorum kendimi. Evden dışarı adım atar atmaz bastığım çamura aldırış etmiyorum. Yanımdan geçerken sabahın kör karanlığında sokağa çıkan "kötü kadın"a atılan "işinde gücünde erkek" bakışlarını savuşturuyorum. Bindiğim minibüsteki insanlarla aynı şehirde nefes alıp hiçbir ortak noktamızın olmaması da canımı sıkmıyor. Yol boyunca çalınan kornanın sesini de duymuyorum. Sanki şehir henüz ölmemiş, insan denizinde boğulmamış gibi önüme çıkan kalabalığı yararak yürüyorum. Sanki her yer çiçekleniyor, bahar geliyor. Sanki ben güzelleşiyorum. Deniz kenarındayım, adımımı atsam suya kavuşacağım. Sanki hâlâ hissedebiliyorum, her an aşık olabilirim. İşte bu yüzden, hayatında müzik olmayan insanlardan korkuyorum. Hayatının ritmi olmayan insanların tek dünyalarında nasıl acımasız, nasıl hırslı olabileceğini düşünüyorum.
Ya müzik olmasaydı? Ya içimizi güzelleştirmeseydi? Ya bizi başka dünyalara götürmeseydi? Hayatın tik taklarını duyarak yaşamaya dayanabilir miydik?
Her sabah yeni dünyalar yaratmayı beceremezdim ben. Yanımda taşıdığım ezgilerle her an farklı bir insan olabileceğimi söyleseler inanmazdım; ama oluyorum işte! Kulaklıklarımı taktığım an, nerede olursam olayım bambaşka bir dünyada buluyorum kendimi. Evden dışarı adım atar atmaz bastığım çamura aldırış etmiyorum. Yanımdan geçerken sabahın kör karanlığında sokağa çıkan "kötü kadın"a atılan "işinde gücünde erkek" bakışlarını savuşturuyorum. Bindiğim minibüsteki insanlarla aynı şehirde nefes alıp hiçbir ortak noktamızın olmaması da canımı sıkmıyor. Yol boyunca çalınan kornanın sesini de duymuyorum. Sanki şehir henüz ölmemiş, insan denizinde boğulmamış gibi önüme çıkan kalabalığı yararak yürüyorum. Sanki her yer çiçekleniyor, bahar geliyor. Sanki ben güzelleşiyorum. Deniz kenarındayım, adımımı atsam suya kavuşacağım. Sanki hâlâ hissedebiliyorum, her an aşık olabilirim. İşte bu yüzden, hayatında müzik olmayan insanlardan korkuyorum. Hayatının ritmi olmayan insanların tek dünyalarında nasıl acımasız, nasıl hırslı olabileceğini düşünüyorum.
Ya müzik olmasaydı? Ya içimizi güzelleştirmeseydi? Ya bizi başka dünyalara götürmeseydi? Hayatın tik taklarını duyarak yaşamaya dayanabilir miydik?
Vicdan Nakli
27 Şubat 2011 Cumartesi
Vicdan, bir çift kadın memesi gibidir. Kadın memesi çok büyük olduğunda nasıl bel ağrılarına sebep olursa vicdan da fazla hissedildiğinde insanın içinde bir yerleri acıtır.
Kadın memesi serbest bırakıldığında nasıl uç verir, ait olduğu kadına "hafif" sıfatını yapıştırıverirse vicdan da kendi haline bırakıldığında gereğinden çok düşüverir başkalarının dertlerinin içine ve sahibine "enayi" yaftasını yedirtir.
Kadın memesi küçükse memenin sahibinden çok etrafındakiler yazıklanır. Tıpkı vicdanı başka işlerin peşinde koşmaktan güdük kalmış kişilere "Hiç mi vicdanın yok senin?" diye soranların başkaları olması gibi.
Küçük memeli kadınlar, hep daha büyük memelere sahip olmak isterler. Büyük memeli kadınlar ise hep daha küçük memelere... Bu nedenle büyük memeliler "Mümkün olsa da birazını sana versem." der kendisine gıptayla bakanlara. Kocaman vicdanlarını küçücük bedenlerine sığdıramayanlar için de böyle bir operasyon yapılsa güdük vicdanlılar, küçük memeli kadınlar kadar hevesli olur mu vicdanlarına ek yapmaya? Sahi fena mı olur insanoğlunun vicdan dengesinde böylesi ufak bir ayar yapılsa?
Siz de istemez miydiniz ülkenizde çocuk yaştakilere tecavüz edilirken rahat rahat uyuyabilmeyi? Siz de ayakları çıplak dolaşanları düşünmeden yeni aldığınız ayakkabının keyfini çıkarmak istemez miydiniz? Siz de her sesini yükselttiğinde "kontrollü güç" ile bastırılan insanların acısını içinizde duymaktan vazgeçebilmeyi dilemez miydiniz? Siz de istemez miydiniz dünyada "vicdansız" diyebileceğiniz kimse kalmamasını? Vicdan nakli sizce de iyi bir fikir değil mi?
Kadın memesi serbest bırakıldığında nasıl uç verir, ait olduğu kadına "hafif" sıfatını yapıştırıverirse vicdan da kendi haline bırakıldığında gereğinden çok düşüverir başkalarının dertlerinin içine ve sahibine "enayi" yaftasını yedirtir.
Kadın memesi küçükse memenin sahibinden çok etrafındakiler yazıklanır. Tıpkı vicdanı başka işlerin peşinde koşmaktan güdük kalmış kişilere "Hiç mi vicdanın yok senin?" diye soranların başkaları olması gibi.
Küçük memeli kadınlar, hep daha büyük memelere sahip olmak isterler. Büyük memeli kadınlar ise hep daha küçük memelere... Bu nedenle büyük memeliler "Mümkün olsa da birazını sana versem." der kendisine gıptayla bakanlara. Kocaman vicdanlarını küçücük bedenlerine sığdıramayanlar için de böyle bir operasyon yapılsa güdük vicdanlılar, küçük memeli kadınlar kadar hevesli olur mu vicdanlarına ek yapmaya? Sahi fena mı olur insanoğlunun vicdan dengesinde böylesi ufak bir ayar yapılsa?
Siz de istemez miydiniz ülkenizde çocuk yaştakilere tecavüz edilirken rahat rahat uyuyabilmeyi? Siz de ayakları çıplak dolaşanları düşünmeden yeni aldığınız ayakkabının keyfini çıkarmak istemez miydiniz? Siz de her sesini yükselttiğinde "kontrollü güç" ile bastırılan insanların acısını içinizde duymaktan vazgeçebilmeyi dilemez miydiniz? Siz de istemez miydiniz dünyada "vicdansız" diyebileceğiniz kimse kalmamasını? Vicdan nakli sizce de iyi bir fikir değil mi?
Gel - Git
24 Şubat 2011 Perşembe
Siz hiç şarkıları sözlerine uygun hareketlerle söylemeye çalıştınız mı? Mesela "Kadınım söyle sen mutlu oldun mu?" diyen şarkıcıya eşlik ederken elinizle bir kadın vücudu çizip suratınıza mutlu insan ifadesi kondurdunuz mu? Bütün bunları yaparken bir yandan gülmelere tutulup bir yandan şarkının ritmine ayak uydurmaya çalıştınız mı?
Siz hiç kendi dilinizi konuşamadığınız bir ülkede sırf ana dilinizi duymak için bağıra bağıra şarkı söylediniz mi? Kendi ağzınızdan çıkan kelimeleri duyup yabancı birini dinler gibi hissettiniz mi?
Siz hiç misket oynadınız mı? "Kız" milletine ait olmanıza rağmen bütün küçük erkeklerin cam misketlerini "üttünüz" mü? O cam misketlerin ardından ışığa bakıp büyülü bir masal dünyası gördünüz mü?
Siz hiç başka bir dilde rüyalar gördünüz mü? Bildiğiniz iki dili aynı rüyaya sığdırıp yine de kimseye derdinizi anlatamadığınız kâbuslardan uyandınız mı hiç?
Siz hiç peynirle margarini birbirine karıştırıp ekmekle yediniz mi? Petit Beurre bisküviyi çayın içine kırıp bardak bisküvi dolduktan sonra, o bulamacı çay kaşığıyla tükettiniz mi? Siz hiç leblebi tozu yüzünden boğulma tehlikesi geçirdiniz mi?
Siz hiç tanımadığınız, huyunu suyunu bilmediğiniz bir yerde simit özlemiyle dolaştınız mı? Ya da ince belli bardak bulmaya çalıştınız mı? Türk kahvesinin kokusunu, denizin rengini, yanık teni özlediniz mi hiç?
Siz hiç doğduğunuz yeri terk ettiniz mi? Memleket diye bellediğiniz yeri çocukluğunuzu özlediğiniz gibi özlediniz mi? Siz hiç özlediklerinizin siz yokken oldukları gibi kalmadığını fark edip yeniden gitmelere gönül verdiniz mi? Siz hiç gitmeyi denediniz mi?
Siz hiç kendi dilinizi konuşamadığınız bir ülkede sırf ana dilinizi duymak için bağıra bağıra şarkı söylediniz mi? Kendi ağzınızdan çıkan kelimeleri duyup yabancı birini dinler gibi hissettiniz mi?
Siz hiç misket oynadınız mı? "Kız" milletine ait olmanıza rağmen bütün küçük erkeklerin cam misketlerini "üttünüz" mü? O cam misketlerin ardından ışığa bakıp büyülü bir masal dünyası gördünüz mü?
Siz hiç başka bir dilde rüyalar gördünüz mü? Bildiğiniz iki dili aynı rüyaya sığdırıp yine de kimseye derdinizi anlatamadığınız kâbuslardan uyandınız mı hiç?
Siz hiç peynirle margarini birbirine karıştırıp ekmekle yediniz mi? Petit Beurre bisküviyi çayın içine kırıp bardak bisküvi dolduktan sonra, o bulamacı çay kaşığıyla tükettiniz mi? Siz hiç leblebi tozu yüzünden boğulma tehlikesi geçirdiniz mi?
Siz hiç tanımadığınız, huyunu suyunu bilmediğiniz bir yerde simit özlemiyle dolaştınız mı? Ya da ince belli bardak bulmaya çalıştınız mı? Türk kahvesinin kokusunu, denizin rengini, yanık teni özlediniz mi hiç?
Siz hiç doğduğunuz yeri terk ettiniz mi? Memleket diye bellediğiniz yeri çocukluğunuzu özlediğiniz gibi özlediniz mi? Siz hiç özlediklerinizin siz yokken oldukları gibi kalmadığını fark edip yeniden gitmelere gönül verdiniz mi? Siz hiç gitmeyi denediniz mi?
18 Ocak 2010 Pazartesi
Gördün mü?
Bakmak ve görmek üzerine bir yazı okutmuşlardı bize. Her şey onunla başladı. Görmenin nasıl başarılabileceği üzerine uzun uzun düşünüp bakmanın ötesine nasıl geçtiğimi çok net bir biçimde hatırlıyorum. Bir anda her sabah önünden geçtiğim evlerin renklerine, biçimlerine, birbirlerine yaslanarak ayakta duruşlarına, o evlerin sakinlerine, hatta üzerlerinde numaralarının yazılı olduğu biçim biçim tabelalarına daha dikkatli bakmaya başladığımı hatırlıyorum. Üzerine basıp geçtiğim zemini, attığım adımların zamanda bıraktığı izleri görmeye başladığımı hatırlıyorum.
Zaman ilerleyip birikimlerim arttıkça kitaplardaki alıntıları, şarkılardaki çalıntı notaları, filmlerdeki atıfları görmeye başladım. Yavaş yavaş kendimi, içimdekileri görmeye başladım. Sonra rüzgârın hafif estiği zamanlarda insanların yüzlerinde bıraktığı gülümsemeyi, güneşin kavurmadan ısıttığı anlarda nasıl bir enerji yaydığını, yağmurun ahmak ıslatmadığı anlarda nasıl cana yakın davrandığını görmeye başladım.
Görmenin her zaman iyi ve güzel olmadığını anlamak oldukça uzun zamanımı aldı. Tecrübelerim arttıkça yaşadığım değişimi gördüm. Bakmanın da görmenin de değişik biçimleri olabileceğini; herkesin baktığını, ama herkesin görmediğini anladım. Sonra, benim dışımdakilerin düşüncelerini; düşündükleriyle yaptıklarının, içleriyle dışlarının bir olmadığını gördüm. Bitmeyen savaşları, anlamsız kavgaları, başkasının üzerinden para kazananları, işkenceye maruz kalanları, tek kurşunla öldürülenleri, altyapı bozukluğunun doğal afet diye sunulduğu görkemli yalanları, düşünmeden inananları, kitap okumadan yaşayabilenleri, öğrenmeden var olduğunu sananları, hayatlarının ritmi olmayanları gördüm.
Acaba o yazıyı hiç okumasaydım yine de bakmak ve görmek arasındaki farkı anlayabilir miydim? Bence bulunduğum ortamda bunu anlamamam için oldukça büyük direnç göstermem gerekirdi. Yine de bazen kendi kendime diyorum ki keşke o makaleyi… Her neyse, en azından “mecaz”ı görüyorum.
10 Ocak 2010 Pazar
SANAL GEZGİNLER
Yeni bir blog keşfettim yakın zamanda. Aslında bir vakittir gözüm üzerindeydi bu gezginin ama uzun gezi yazılarını ayrıntılarıyla ve sonuna kadar sabrederek okumamıştım. Bilgisayardan okumaya çok eriniyorum..Neyse..
Bloğu okurken yine hayat hırsızı gibi hissettim kendimi. Sanki o kadar yeri gezip gören benmişim gibi. Ağzımın kenarından akan salyaları yalaya yalaya fotoğraflara baktım, kıyafetleri süzdüm, ben olsam ne yapardım diye düşündüm, beynim hemen kendisine yeni bir fantastik ışık yolu buldu ve bloğu okurken daldım hülyalara..
Yaşayamadıklarımızın mı peşinden gidiyoruz? İyi de, onların peşinden gitseydik eğer, yaşanmış kılmaz mıydık azıcık da olsa? Bizimkisi sanal tatmin sanki. Beynimiz de çakma mutluluk hormonları salgılıyor ve bilgisayarın başından diyaar diyaar gezmiş biri olarak, çoook okumuş bir yazar olarak, bir sürü dil konuşan biri olarak ya da bol bol fotoğraf ve arkadaş sahibi olarak kalkıveriyoruz.
"Sosyallik de elden gidiyor, ay bu internet adamı a-sosyal yapıyor, nerede o eski ilişkiler" ağıtı yakmaya hiiç niyetim yok. Sosyal ve bireysel basamakları sindire sindire çıkmamış bir toplum olursanız böyle arpa ambarındaki aç tavuk gibi herşeye saldırıverirsiniz. Cebinizde ayın sonunu getirecek beş kuruşunuz kalmaz ama internetten gördüğünüz bir şeyi kredi kartıyla almaya da çekinmezsiniz. Sanal dünyanın da bir kullanma kılavuzu vardır herhalde, ben şahsen kendim yapamasam da bunu gerektiği gibi kullanan zat-ı muhterem bir kaç insan biliyorum. Üstelik kendileri gayet de sosyaller.
Bir türlü cevaplayamadığım bir soru bu; ya da karşı karşıya kaldığım bir ikilem. Kavramlar yeniden tanımlanıyor. Örneğin gazete okumak gitgide internetten halledilir bir etkinlik oldu. Ben kaç zaman oldu bir kitapçı dükkanına uğramıyorum. (Gerçi bunda yaşadığım bu muhteşem (!) şehirde kitapçı olmakla kırtasiyeci olmayı birbirine karıştıran tuhaf yaratıkların olmasının da etkisi yok değil). Yine şu kompleks alışveriş merkezi açıldığından beridir çarşıya kaç defa uğradım kimbilir..Yanaklarım kızarıyor. Tanıdıklar arasında bu konuda en geri kafalı düşüncelere sahip olan bana bile işliyor sanal fantazya yaavaş yavaş..İyi mi bilmiyorum, kötü mü onu da bilmiyorum. Sınırı bilmek gerek herhalde..
"O kadar yazdın, bak raftaki günlüğünün sayfaları boş, sen oturmuş sanal günlük tutuyorsun" diye gümletirler adamı bir de...
Bloğu okurken yine hayat hırsızı gibi hissettim kendimi. Sanki o kadar yeri gezip gören benmişim gibi. Ağzımın kenarından akan salyaları yalaya yalaya fotoğraflara baktım, kıyafetleri süzdüm, ben olsam ne yapardım diye düşündüm, beynim hemen kendisine yeni bir fantastik ışık yolu buldu ve bloğu okurken daldım hülyalara..
Yaşayamadıklarımızın mı peşinden gidiyoruz? İyi de, onların peşinden gitseydik eğer, yaşanmış kılmaz mıydık azıcık da olsa? Bizimkisi sanal tatmin sanki. Beynimiz de çakma mutluluk hormonları salgılıyor ve bilgisayarın başından diyaar diyaar gezmiş biri olarak, çoook okumuş bir yazar olarak, bir sürü dil konuşan biri olarak ya da bol bol fotoğraf ve arkadaş sahibi olarak kalkıveriyoruz.
"Sosyallik de elden gidiyor, ay bu internet adamı a-sosyal yapıyor, nerede o eski ilişkiler" ağıtı yakmaya hiiç niyetim yok. Sosyal ve bireysel basamakları sindire sindire çıkmamış bir toplum olursanız böyle arpa ambarındaki aç tavuk gibi herşeye saldırıverirsiniz. Cebinizde ayın sonunu getirecek beş kuruşunuz kalmaz ama internetten gördüğünüz bir şeyi kredi kartıyla almaya da çekinmezsiniz. Sanal dünyanın da bir kullanma kılavuzu vardır herhalde, ben şahsen kendim yapamasam da bunu gerektiği gibi kullanan zat-ı muhterem bir kaç insan biliyorum. Üstelik kendileri gayet de sosyaller.
Bir türlü cevaplayamadığım bir soru bu; ya da karşı karşıya kaldığım bir ikilem. Kavramlar yeniden tanımlanıyor. Örneğin gazete okumak gitgide internetten halledilir bir etkinlik oldu. Ben kaç zaman oldu bir kitapçı dükkanına uğramıyorum. (Gerçi bunda yaşadığım bu muhteşem (!) şehirde kitapçı olmakla kırtasiyeci olmayı birbirine karıştıran tuhaf yaratıkların olmasının da etkisi yok değil). Yine şu kompleks alışveriş merkezi açıldığından beridir çarşıya kaç defa uğradım kimbilir..Yanaklarım kızarıyor. Tanıdıklar arasında bu konuda en geri kafalı düşüncelere sahip olan bana bile işliyor sanal fantazya yaavaş yavaş..İyi mi bilmiyorum, kötü mü onu da bilmiyorum. Sınırı bilmek gerek herhalde..
"O kadar yazdın, bak raftaki günlüğünün sayfaları boş, sen oturmuş sanal günlük tutuyorsun" diye gümletirler adamı bir de...
9 Ocak 2010 Cumartesi
sevda kuşun kanadında
oyunu sürdürüyorum. sessizce yazıyorum. kendimi dinliyorum. hiçbirşey duyamıyorum...
7 Ocak 2010 Perşembe
GECE BEKÇİSİ
Düşünüyorum da, şimdiye kadar ona buna karşılık vermek için yazdığım yazıları toplasaydım ne güzel mektuplar çıkardı ortaya. Yani yazabilmem için illa karşılık mı vermem gerekiyor benim?
Şimdi bu yalnızlık, hınzır bir gülümseme yaratıyor yüzümde. Yeni bir dil yarattım içimde, konuşmaya halim yok. Oğuzcuğum Atay otuz iki yaşını beklemiş kelimelerine bir yol yaratmak için. Oturup beklememiş tabi ki......... Daha üç sene var; haşaaa!!
Kiminle konuşsam, kenarlarda köşelerde karalanmış kağıtlar çıkarıveriyorlar önüme. Onlardan biri olduğum için utanıyorum sessizce. Olamadığım kişi için üzülüyorum. Senelerdir süre gelen o tartışma patlak veriyor yine: Kafka gerçekten okunmak istemeseydi, vermezdi arkadaşına yazdıklarını, sessizce yakardı ne varsa. Daha mı iyi olurdu sanki??Gereksiz bir tartışma.. Canım bir sürü yazar adını sıralamak istiyor hızlı hızlı. Freud olsa ne derdi buna?
Bakmayın siz, bir zamanlar toparlardım düşüncelerimi ben. Ne zaman ki hayatım düzene girdi...işte!
Şimdi bu yalnızlık, hınzır bir gülümseme yaratıyor yüzümde. Yeni bir dil yarattım içimde, konuşmaya halim yok. Oğuzcuğum Atay otuz iki yaşını beklemiş kelimelerine bir yol yaratmak için. Oturup beklememiş tabi ki......... Daha üç sene var; haşaaa!!
Kiminle konuşsam, kenarlarda köşelerde karalanmış kağıtlar çıkarıveriyorlar önüme. Onlardan biri olduğum için utanıyorum sessizce. Olamadığım kişi için üzülüyorum. Senelerdir süre gelen o tartışma patlak veriyor yine: Kafka gerçekten okunmak istemeseydi, vermezdi arkadaşına yazdıklarını, sessizce yakardı ne varsa. Daha mı iyi olurdu sanki??Gereksiz bir tartışma.. Canım bir sürü yazar adını sıralamak istiyor hızlı hızlı. Freud olsa ne derdi buna?
Bakmayın siz, bir zamanlar toparlardım düşüncelerimi ben. Ne zaman ki hayatım düzene girdi...işte!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)