9 Ocak 2010 Cumartesi
sevda kuşun kanadında
oyunu sürdürüyorum. sessizce yazıyorum. kendimi dinliyorum. hiçbirşey duyamıyorum...
7 Ocak 2010 Perşembe
GECE BEKÇİSİ
Düşünüyorum da, şimdiye kadar ona buna karşılık vermek için yazdığım yazıları toplasaydım ne güzel mektuplar çıkardı ortaya. Yani yazabilmem için illa karşılık mı vermem gerekiyor benim?
Şimdi bu yalnızlık, hınzır bir gülümseme yaratıyor yüzümde. Yeni bir dil yarattım içimde, konuşmaya halim yok. Oğuzcuğum Atay otuz iki yaşını beklemiş kelimelerine bir yol yaratmak için. Oturup beklememiş tabi ki......... Daha üç sene var; haşaaa!!
Kiminle konuşsam, kenarlarda köşelerde karalanmış kağıtlar çıkarıveriyorlar önüme. Onlardan biri olduğum için utanıyorum sessizce. Olamadığım kişi için üzülüyorum. Senelerdir süre gelen o tartışma patlak veriyor yine: Kafka gerçekten okunmak istemeseydi, vermezdi arkadaşına yazdıklarını, sessizce yakardı ne varsa. Daha mı iyi olurdu sanki??Gereksiz bir tartışma.. Canım bir sürü yazar adını sıralamak istiyor hızlı hızlı. Freud olsa ne derdi buna?
Bakmayın siz, bir zamanlar toparlardım düşüncelerimi ben. Ne zaman ki hayatım düzene girdi...işte!
Şimdi bu yalnızlık, hınzır bir gülümseme yaratıyor yüzümde. Yeni bir dil yarattım içimde, konuşmaya halim yok. Oğuzcuğum Atay otuz iki yaşını beklemiş kelimelerine bir yol yaratmak için. Oturup beklememiş tabi ki......... Daha üç sene var; haşaaa!!
Kiminle konuşsam, kenarlarda köşelerde karalanmış kağıtlar çıkarıveriyorlar önüme. Onlardan biri olduğum için utanıyorum sessizce. Olamadığım kişi için üzülüyorum. Senelerdir süre gelen o tartışma patlak veriyor yine: Kafka gerçekten okunmak istemeseydi, vermezdi arkadaşına yazdıklarını, sessizce yakardı ne varsa. Daha mı iyi olurdu sanki??Gereksiz bir tartışma.. Canım bir sürü yazar adını sıralamak istiyor hızlı hızlı. Freud olsa ne derdi buna?
Bakmayın siz, bir zamanlar toparlardım düşüncelerimi ben. Ne zaman ki hayatım düzene girdi...işte!
31 Aralık 2009 Perşembe
UNUTMA GÜNLÜĞÜ IV
başkasının hayatını mı yaşıyorum ne? bu eşyalar bana çok yabancı, bu sözler, bu tavırlar. böcek; gelme üstüme!!
bence doktorlar yanlış teşhis koydular. kaç gün geçti hala fil gibi hatırlıyorum herşeyi. hani bir sivilce sönmeden önce püskürür ya dışarı yeşil yeşil; acaba benim hazıfam da öyle mi yapıyor şimdi? tanrım, birden mi büzülecek beynimde ne varsa?
dün yeni biriyle tanıştım. asabi bir kız, sanki tüm dünyayla derdi var. gülerek bir şeyler söylüyor, sonra karşıdakine öyle bir bakıyor ki kendini suçlu zannediyor insan. bir ara göz göze geldik ve gözlerinin yaşardığını fark ettim. güzel, uzun, kahverengi saçları ve kahverengi gözleri var. ağzı biraz daha büyük olsa alanis morisette diyeceğim. nasıl oluyor da ben saçlarımla bu kadar uğraşırken hep başkalarının saçları güzel görünüyor? başkalarının hayatı. kendime ilişkin algılarımı unutsam önce, şöyle yeni bir benlik edinsem en güzelinden. bunu hiç düşünmemiştim; acaba ben unutunca yerine yeni bilgiler gelecek mi? herşey yeniden şekillenecek mi? bunun üzerine düşünmem gerek, hazırlıklı olmalıyım. yoksa insan öyle bembeyaz bir boşlukta yaşayamaz de mi?
saramago'nun körlük kitabında kadın öyle tarif etmişti körlüğü: dipsiz bir beyazlık, hiç bitmeyen bir çığlık gibi. oldukça korkutucu; insan unutunca huzura kavuşacağını sanır. oysa bu tarif hiç de huzur vermiyor.
güzel kahverengi saçlı ve gözlü kız sanırım bana bakınca birşey ya da birini anımsadı. oysa ona mesleğimden bahsediyor bir yandan da mesleğim hakkında bu kadar çok cümle kurabildiğime şaşırıyordum. o ise benim bu uyanışımdan çok uzakta, kimbilir hangi unutulmuş bir anının karelerine dalmıştı. tüh, ne kadar da akıcı konuşuyordum...tam da benim gibi unutmak üzere olan birine göre üstelik..
o kıza bir isim vermeliyim..
bence doktorlar yanlış teşhis koydular. kaç gün geçti hala fil gibi hatırlıyorum herşeyi. hani bir sivilce sönmeden önce püskürür ya dışarı yeşil yeşil; acaba benim hazıfam da öyle mi yapıyor şimdi? tanrım, birden mi büzülecek beynimde ne varsa?
dün yeni biriyle tanıştım. asabi bir kız, sanki tüm dünyayla derdi var. gülerek bir şeyler söylüyor, sonra karşıdakine öyle bir bakıyor ki kendini suçlu zannediyor insan. bir ara göz göze geldik ve gözlerinin yaşardığını fark ettim. güzel, uzun, kahverengi saçları ve kahverengi gözleri var. ağzı biraz daha büyük olsa alanis morisette diyeceğim. nasıl oluyor da ben saçlarımla bu kadar uğraşırken hep başkalarının saçları güzel görünüyor? başkalarının hayatı. kendime ilişkin algılarımı unutsam önce, şöyle yeni bir benlik edinsem en güzelinden. bunu hiç düşünmemiştim; acaba ben unutunca yerine yeni bilgiler gelecek mi? herşey yeniden şekillenecek mi? bunun üzerine düşünmem gerek, hazırlıklı olmalıyım. yoksa insan öyle bembeyaz bir boşlukta yaşayamaz de mi?
saramago'nun körlük kitabında kadın öyle tarif etmişti körlüğü: dipsiz bir beyazlık, hiç bitmeyen bir çığlık gibi. oldukça korkutucu; insan unutunca huzura kavuşacağını sanır. oysa bu tarif hiç de huzur vermiyor.
güzel kahverengi saçlı ve gözlü kız sanırım bana bakınca birşey ya da birini anımsadı. oysa ona mesleğimden bahsediyor bir yandan da mesleğim hakkında bu kadar çok cümle kurabildiğime şaşırıyordum. o ise benim bu uyanışımdan çok uzakta, kimbilir hangi unutulmuş bir anının karelerine dalmıştı. tüh, ne kadar da akıcı konuşuyordum...tam da benim gibi unutmak üzere olan birine göre üstelik..
o kıza bir isim vermeliyim..
17 Aralık 2009 Perşembe
BAŞKA TÜRLÜ BİRŞEY
Bugün bulutların arasında sadece benim gördüğüme inandığım ya da inanmak istediğim bir kızıllık gördüm. Ona uzun uzun baktım, yüzüme tuhaf bir gülümseme yayıldı. Saçma sapan olarak nitelendirilen bir olaya inananların neye ihtiyaç duyduklarını anladım.
Harabe halindeki bir evi, koca bir ele benzeyen makinenin nasıl yerle bir ettiğini izledim. Hayatın tozu dumanı arasında kaybolup giden ruhların neler hissettiğini anladım.
Kara bir hikâye yazmak istedim. Kırış kırış olmuş suratı, çatık kaşları, derin mavi gözleriyle bir adam bana baktı. Ekran karardı, rüyaya daldım.
Harabe halindeki bir evi, koca bir ele benzeyen makinenin nasıl yerle bir ettiğini izledim. Hayatın tozu dumanı arasında kaybolup giden ruhların neler hissettiğini anladım.
Kara bir hikâye yazmak istedim. Kırış kırış olmuş suratı, çatık kaşları, derin mavi gözleriyle bir adam bana baktı. Ekran karardı, rüyaya daldım.
5 Aralık 2009 Cumartesi
UNUTMA GÜNLÜĞÜ III
Tam da şu anda kendimi muhteşem bir müziğin akışına bıraktım. Zaman yavaşladı ve kelimelerim gitgide daha da yaklaşmaya başladı yüzeye. Adını da merak etmiyorum bu dinlediğim ezginin. Artık herşeyi bir telaş içerisinde biriktirmeye çalışmaktan yoruldum. Beynime fazla yüklenmemeye çalışıyorum, vakti geldiğinde duru bir hafıza ile hatırlamak istediklerimi görebileyim diye..Zarif bir dans iyi giderdi şimdi şu kemana. Karşımda bir dizi yazarın portresi var, siyah beyaz. Onların görkemli yaşamlarını düşünüyorum, diyorum unutacak ne az şeyim var...
1 Aralık 2009 Salı
UNUTMA GÜNLÜĞÜ II
uyandım; henüz sabah olmamış..Yanıbaşımdaki soluğu dinledim. Onun kim olduğunu hala hatırlıyorum. Tavandaki şekiller yardımıyla rüyamı canlandırmaya çalışıyorum. Kaybolmaya yüz tutmuş bir hafızayı canlandırmaya çalışırken gözlerimin açık ya da kapalı olması fark etmiyor. Hala hiçbir şeyi unutmuş değilim; daha doğrusu eskisinden fazla unutmuyorum. Bu, "o an"ın birdenbire gelebileceği anlamına mı geliyor?
dün çağrışım oyunu oynadım. Hani şu bir kelimeyle başlayıp ardından onun çağrıştırdığı ilk kelimeyle devam ettiğiniz oyundan. Çok fazla tekrara düştüğümü fark ettim. Mesela "kırmızı". Nedir kırmızı benim için; bilmiyorum?? Bu kelimeyi niye bu kadar tekrarladığımı da bilmiyorum. Öfkeli ya da tutkulu muyum? Bu bekleyiş beni sakinleştirdi halbuki..Belki de şu an hayatımdaki son renk kırmızı..Güzeeel; onun bir renk olduğunu unutmamışım henüz.
Saate baksam mı acaba? Güzel hayaller kurmaya çalışıyorum, kafamı boşaltmaya çalışıyorum, ne çelişki!! Zaman geçiyor, yanı başımdaki soluk ağırlaştıkça bedenim de ağırlaşıyor ama zihnim aydınlık. En çok böyle geceleri unutmak istiyorum..
dün çağrışım oyunu oynadım. Hani şu bir kelimeyle başlayıp ardından onun çağrıştırdığı ilk kelimeyle devam ettiğiniz oyundan. Çok fazla tekrara düştüğümü fark ettim. Mesela "kırmızı". Nedir kırmızı benim için; bilmiyorum?? Bu kelimeyi niye bu kadar tekrarladığımı da bilmiyorum. Öfkeli ya da tutkulu muyum? Bu bekleyiş beni sakinleştirdi halbuki..Belki de şu an hayatımdaki son renk kırmızı..Güzeeel; onun bir renk olduğunu unutmamışım henüz.
Saate baksam mı acaba? Güzel hayaller kurmaya çalışıyorum, kafamı boşaltmaya çalışıyorum, ne çelişki!! Zaman geçiyor, yanı başımdaki soluk ağırlaştıkça bedenim de ağırlaşıyor ama zihnim aydınlık. En çok böyle geceleri unutmak istiyorum..
14 Kasım 2009 Cumartesi
UNUTMA GÜNLÜĞÜ I
Bir süre sonra hafızamı yitireceğimi öğrendim..Artık unutmak istediklerimin yanı sıra unutmak istemediklerim de var ve her geçen gün daha da çoğalıp saldırıyorlar beynime. Nerelere gidip, kimleri görebileceğimin bir listesini yaptım. Evde bir sürü boş defter olmasına rağmen, kendime yeni bir defter aldım. Bu müsrifliğe çok takılmadım, nasıl olsa bir süre sonra unutacağım. Hayatımdaki insanları yazıyorum; onları her yönüyle tanımlıyorum, bazen eksik, bazen de yanlış tanıdığımı fark ediyorum. Hatta yarattığım ilişkiler varmış hayatımda, sanırım ilk onları unutacağım. Geçmişime bir zaman çizgisi yaptım, sınıflardaki duvarlarda boydan boya uzanan tarih çizgisi gibi. Önemli olayları yazmakla başladım önce, sonra baktım aç gözlülük edip atlayamıyorum bazı olayları; aklıma ne gelirse yazıyorum şimdi. Gündelik hayatın ve yakın geçmişin yoğunluğunda yitip gitmiş bür sürü ayrıntı çıkıyor ortaya. Aslında çoktandır unutuyormuşum ben.
Bir süre sonra unutacak değil de ölecek olsam, yapmak istediklerim çıkardı ortaya. Onları da mı yazsam? Böylece unuttuğum gün gelip çattığında, kendime hergün yapacaklar listesi hazırlayabilirim.
Saat üç. Doktor unutmanın yavaş yavaş mı birdenbire mi geleceğini söylemedi. Artık dün akşam yediğim yemeği ya da alışverişte alacağım herhangi bir şeyi unutmak beni o kadar da sinirlendirmiyor. Güzel bir sohbeti düşünüyorum daha çok. Onun yavaş yavaş (ya da birdenbire) silinecek ayrıntılarını.
Beyin ile ilgili okumaya başladım, nasıl işlediğine ilişkin yazılar buluyorum. Yeni bir şey öğrenmenin hazzı beni bekleyen son ile bağdaşmıyor. Sanki bunu engellemenin yollarını arıyor gibiyim ama o kadar da panik bir halim yok. Hatta unutmanın nasıl bir his olduğunu merak etmiyor da değilim. Tek üzücü yanı, bunu da unutacak olmam..
Bir süre sonra unutacak değil de ölecek olsam, yapmak istediklerim çıkardı ortaya. Onları da mı yazsam? Böylece unuttuğum gün gelip çattığında, kendime hergün yapacaklar listesi hazırlayabilirim.
Saat üç. Doktor unutmanın yavaş yavaş mı birdenbire mi geleceğini söylemedi. Artık dün akşam yediğim yemeği ya da alışverişte alacağım herhangi bir şeyi unutmak beni o kadar da sinirlendirmiyor. Güzel bir sohbeti düşünüyorum daha çok. Onun yavaş yavaş (ya da birdenbire) silinecek ayrıntılarını.
Beyin ile ilgili okumaya başladım, nasıl işlediğine ilişkin yazılar buluyorum. Yeni bir şey öğrenmenin hazzı beni bekleyen son ile bağdaşmıyor. Sanki bunu engellemenin yollarını arıyor gibiyim ama o kadar da panik bir halim yok. Hatta unutmanın nasıl bir his olduğunu merak etmiyor da değilim. Tek üzücü yanı, bunu da unutacak olmam..
4 Ekim 2009 Pazar
bu sabah yağmur var istanbul'da
Bu sabah yağmur damlalarını gördüm, nasıl biraraya geldiklerini, nasıl hızlandıklarını, dinginlikten devingenliğe nasıl geçtiklerini, nasıl aktıklarını, kapalı alanda nasıl bir korku öğesi haline geldiklerini, nasıl can yaktıklarını, nasıl alıp götürdüklerini, nasıl mal çaldıklarını, nasıl cinayet işlediklerini gördüm.
Bu sabah yağmur damlalarının kocaman tırları nasıl devirdiğini, arabaları nasıl kapladıklarını, eşyayı nasıl sürüklediklerini, yağmacılara nasıl yardımcı olduklarını, insanları nasıl boğduklarını gördüm.
Bu sabah yol kenarlarına takılmış yırtık çantaları, yollara saçılmış ayakkabılarla giysileri, paçalarını kıvırmış suyun içinde yürümeye çalışan insanları, önüne kattığını götüren suyu gördüm.
Bu sabah sular altında kalan arabalar gördüm, az sonra öleceğini bildiğim insanlar; yürüyen, konuşan, ağlayan ölüler gördüm.
Bugün bütün bunların kimin suçu olduğunu düşündüm. Hangi devlet, hangi belediye başkanıydı bunların sorumlusu? Kimilerinin dediği gibi ihmalkâr İstanbul halkının suçu muydu tüm bunlar? Biraz benim suçum, biraz senin suçun muydu?
Ben bir tek yağmuru gördüm. Alt yapıyı, belediyeciliği, ilk yardım ekiplerini, yetkilileri, cemaati, cemiyeti görmedim. Kim bilir, belki sular altında kaldığı için çarpık kentleşmeyi de görmedim. Gözümle görmediklerimi suçlayamam. Ben yalnızca yağmur damlalarının, bulutlarla ve yağmacılarla yaptığı işbirliğini gördüm. Diğerlerini görmedim, duymadım, bilmiyorum.
11 Eylül 2009 Cuma
çalışma
Kimi kandırıyorsunuz? Herkes biliyor o bilgisayar ekranının ardında neler yaptığınızı? Diğer bir deyişle, neyi yapmadığınızı hepimiz biliyoruz. Çalışmıyorsunuz. Evet, hepimiz biliyoruz çalışmadığınızı.
Nereden mi anladık? Yüzünüzdeki o ciddi ifadeden değil tabii ki. Bu ifadeyi bulmak için uzun süre aynanın karşısında çalışmış olmalısınız ki en küçük bir şüpheye mahal vermeyecek şekilde bakıyorsunuz bilgisayara. Oysa fark etmediğiniz bir durum var. Size soru sorulduğunda cevap verme şekliniz sizi ele veren. Bir sual sorulduğunda işinizi bırakmak çok zorunuza gidiyormuş gibi on saniye için tereddüt ediyorsunuz. Gözlerinizi ekrandan alamıyorsunuz. (Bana kalırsa o anda ne düşünüyorsanız ondan da aklınızı alamıyorsunuz.) İşte bu on saniyelik duraksama sizi ele veren.
İnsan işini ne kadar çok severse sevsin, ne kadar meşgul olursa olsun, kendisine soluk alma fırsatı verecek bir sorudan asla kaçmaz. Üstelik işinin derinliklerinde kaybolmayı başarmak o kadar da kolay bir iş değildir. Oysa siz işinize en fazla beş dakika içinde konsantre olmuş gibi görünüyorsunuz. İşte bu mümkün değil, bunu gerçekten başarabildiğinize inanmam imkânsız.
Arada sırada kendi kendinize tebessüm ettiğinizi görüyorum. Uzun çalışma saatlerine rağmen gülümsemek de ne demek oluyor. Hele sorulara kaçamak cevaplar vermeniz yok mu? “Bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?” “Hem öyle hem böyle efendim!” Hangi aptal birinin olaylara duygularını katmadan objektif yaklaşabileceğine inanır ki, allah aşkına?
Şimdi bana işinizi sevdiğinizden, onu eğlenceli hale getirdiğinizden bahsedeceksiniz. Bravo size! Ben bunca senedir çalışıyorum; ama işimi eğlenceli hale getiremedim. Diyelim ki siz bunu başardınız, size gülümseyerek veya aklınıza gelen bir düşünceye bir an için yoğunlaşarak zaman kaybetme hakkını veren ne?
Hayır efendim, kendinizi istediğiniz kadar savunun. Bu şirkette sizin gibilere ayıracak ne yerimiz ne zamanımız var. Artık gülerek çalışabileceğiniz bir yer mi ararsınız, aldığınız bu dersi kendi yararınıza mı kullanırsınız bilemem. Benim size tek söyleyebileceğim: Güle güle!
Nereden mi anladık? Yüzünüzdeki o ciddi ifadeden değil tabii ki. Bu ifadeyi bulmak için uzun süre aynanın karşısında çalışmış olmalısınız ki en küçük bir şüpheye mahal vermeyecek şekilde bakıyorsunuz bilgisayara. Oysa fark etmediğiniz bir durum var. Size soru sorulduğunda cevap verme şekliniz sizi ele veren. Bir sual sorulduğunda işinizi bırakmak çok zorunuza gidiyormuş gibi on saniye için tereddüt ediyorsunuz. Gözlerinizi ekrandan alamıyorsunuz. (Bana kalırsa o anda ne düşünüyorsanız ondan da aklınızı alamıyorsunuz.) İşte bu on saniyelik duraksama sizi ele veren.
İnsan işini ne kadar çok severse sevsin, ne kadar meşgul olursa olsun, kendisine soluk alma fırsatı verecek bir sorudan asla kaçmaz. Üstelik işinin derinliklerinde kaybolmayı başarmak o kadar da kolay bir iş değildir. Oysa siz işinize en fazla beş dakika içinde konsantre olmuş gibi görünüyorsunuz. İşte bu mümkün değil, bunu gerçekten başarabildiğinize inanmam imkânsız.
Arada sırada kendi kendinize tebessüm ettiğinizi görüyorum. Uzun çalışma saatlerine rağmen gülümsemek de ne demek oluyor. Hele sorulara kaçamak cevaplar vermeniz yok mu? “Bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?” “Hem öyle hem böyle efendim!” Hangi aptal birinin olaylara duygularını katmadan objektif yaklaşabileceğine inanır ki, allah aşkına?
Şimdi bana işinizi sevdiğinizden, onu eğlenceli hale getirdiğinizden bahsedeceksiniz. Bravo size! Ben bunca senedir çalışıyorum; ama işimi eğlenceli hale getiremedim. Diyelim ki siz bunu başardınız, size gülümseyerek veya aklınıza gelen bir düşünceye bir an için yoğunlaşarak zaman kaybetme hakkını veren ne?
Hayır efendim, kendinizi istediğiniz kadar savunun. Bu şirkette sizin gibilere ayıracak ne yerimiz ne zamanımız var. Artık gülerek çalışabileceğiniz bir yer mi ararsınız, aldığınız bu dersi kendi yararınıza mı kullanırsınız bilemem. Benim size tek söyleyebileceğim: Güle güle!
4 Eylül 2009 Cuma
HER TELDEN ÇALARKEN..
Sevgili Celal Salik,
Öncelikle belirtmeliyim ki, bir hayranınız değilim. Sadık bir okuyucunuz hiç değilim. Köşe yazılarınızı okuduğum o sevimsiz ve sabırsız zamanlarda içimde dizginleyemediğim bir sürü sözcükle baş etmek benim için hayli güçtü. Bunu önceden tüm ayrıntılarıyla düşünülmüş bir yazı sanmayın. Tam da şu anda uyduruveriyorum, sizin de aynısını yaptığınızı varsayarak. Diyeceksiniz ki, neden okudun beni o zaman ve neden şimdi bana yazıyorsun? (Aslında belki de demeyeceksiniz - ki benim inandığım bu çünkü siz size seslenen insanları zavallı, zeki, parlak, aptal olup olmadığına bakmadan arkanıza yaslanarak her ne derlerse desinler zevk için, evet sırf alaya alma zevki için dinleyen birisiniz). Öyleyse bu “diyeceksiniz” girizgâhı sadece benim bu sayfaları yazma sebebim gibi, aklımdan geçenleri anlatma güdüsünden kaynaklanıyor. Sırıtıyor olmalısınız – neyse ki dinliyorsunuz..
Bu, yarım yamalak, tatsız tuzsuz, keşkelerle yaşamanın hissettirdiği öfkeyi; kendisini dinleyen meraklı bakışlara yönelttiği uzun, upuzun bol terimli söylevlerin verdiği hazla ikame eden birinin seslenişi değil..
Bu, büyüdüğü evde, kendi annesiyle olan çatışmasının verdiği öfkeyle bir kelime daha duymasın diye annesi tarafından susturulan ve bu hareketi kız çocuğu olma martavalı ardına sığdırılan ve bu yüzden ileride ne zaman çok konuşsa kendini derin sessizliklere atmak isteyen bir kadının serzenişi de değil..
Bu, aynaya her bakışında gözlüklerinin ardına saklanmış bakışlarını bir gün keşfedecek erkeğini hayal ederken, bu arayışının hiç hesaba katmadığı duraklara uğrayacağından habersiz bir ergenin iç dökmesi de değil..
Bu daha çok, saçma da olsa, kalemini durduramamak; bir kerecik de olsa yazma eylemini kurgudan hayata geçirmek..
Zira siz de böyle bardaktan boşanırcasına kaptırıp gidiyorsunuz yazılarınızda ve sonradan araştırmak üzere aldığım birkaç ilginç tarihi ayrıntı olmasa, sıkıntıdan patlayacağım..
Evet, itiraf ediyorum; her ne kadar yazılarınızı olumsuzlasam da onları her okuduğumda küçük notlar alıyorum ve yine itiraf etmeliyim ki bu notlara bir daha asla dönüp bakmıyorum. Neden mi-bu yine size ait bir soru değil benim iç sesim oldu- sanırım hiçbir şey hissettirmese de ufak alışkanlıklarımın olması ve bunları sadakatle yerine getirmek beni rahatlatıyor. Mesela size her gün yaşadığım bir hadiseden bahsetmek istiyorum:
Efenim, her sabah içeri girmek durumunda olduğum iş yeri kapısında bir turnike var. Rutin hareketlerle, her sabah kartımı basıyor, yeşil okun işaret ettiği ve rahatsız edici bir sesin eşlik ettiği turnikeye dalıyorum. Bacaklarımla önümdeki demiri itiyorum ve tam kurtulup içeri dalmışken, turnikenin arkadan yetişen diğer demiri –söylemesi ayıp- popoma hafif bir şaplak indiriverircesine temas ediyor. Bundan kaçış yok gibi. Oyundan geç dönen bir torunun poposuna, kapı önündeki divanda oturan babaannenin hafifçe vurması gibi: “geç bakalım kerata, hoş geldin..” Turnikeden geçen diğer insanlara bakıyorum, kimse benim gibi gülümsemiyor. Sanırım bu yazıyı yazma sebebim, yazdıkça kendini ele verdi. Buradan sizin aracılığınızla ilan ediyorum: Var mı acaba; her sabah neyle karşılaşacağını bilmenin sıkıntısıyla, torbasındaki kullanacağı kelimeleri yeri geldiğinde bir bir seçecek; içeriğini anlayamadığı yönergeleri ruhsuz bir şekilde yerine getirecek; saatlerini çok da mucizevî sayılmayacak türlü ayrıntılarla geçirecek olmayı, bir anlığına da olsa unutan ve poposuna bir saniyeliğine değen demirin soğukluğuna hafifçe tebessüm eden?
Bir keresinde sevgilimle beraber çekildiğimiz bir fotoğrafı önüme almış ve bir şeyler yazmaya çalışmıştım. Fotoğraf öyle güzel ve etkileyiciydi ki ona baktığımda hissettiklerimi anlatacak kelime bulamadım. Birden aklıma gelen bu anıyı savuşturamadığımdan, şimdi izninizle yazıma burada bir son veriyorum. Gidip fotoğrafa tekrar bakacağım ve önünde hazırda beklettiğim kalemi elime alıp, hazırda açık duran kâğıda bir şeyler yazmaya çalışacağım.
Beni dinlediniz mi? Biliyorum, sadece okunmak size haz veriyor. Belki bu okuduklarınızdan, sonradan başkalarının okumasından haz alacağınız bir malzeme çıkaramadınız. Olsun; siz hala benim için sıkıcı bir köşe yazarısınız.
Saygıyla..
Öncelikle belirtmeliyim ki, bir hayranınız değilim. Sadık bir okuyucunuz hiç değilim. Köşe yazılarınızı okuduğum o sevimsiz ve sabırsız zamanlarda içimde dizginleyemediğim bir sürü sözcükle baş etmek benim için hayli güçtü. Bunu önceden tüm ayrıntılarıyla düşünülmüş bir yazı sanmayın. Tam da şu anda uyduruveriyorum, sizin de aynısını yaptığınızı varsayarak. Diyeceksiniz ki, neden okudun beni o zaman ve neden şimdi bana yazıyorsun? (Aslında belki de demeyeceksiniz - ki benim inandığım bu çünkü siz size seslenen insanları zavallı, zeki, parlak, aptal olup olmadığına bakmadan arkanıza yaslanarak her ne derlerse desinler zevk için, evet sırf alaya alma zevki için dinleyen birisiniz). Öyleyse bu “diyeceksiniz” girizgâhı sadece benim bu sayfaları yazma sebebim gibi, aklımdan geçenleri anlatma güdüsünden kaynaklanıyor. Sırıtıyor olmalısınız – neyse ki dinliyorsunuz..
Bu, yarım yamalak, tatsız tuzsuz, keşkelerle yaşamanın hissettirdiği öfkeyi; kendisini dinleyen meraklı bakışlara yönelttiği uzun, upuzun bol terimli söylevlerin verdiği hazla ikame eden birinin seslenişi değil..
Bu, büyüdüğü evde, kendi annesiyle olan çatışmasının verdiği öfkeyle bir kelime daha duymasın diye annesi tarafından susturulan ve bu hareketi kız çocuğu olma martavalı ardına sığdırılan ve bu yüzden ileride ne zaman çok konuşsa kendini derin sessizliklere atmak isteyen bir kadının serzenişi de değil..
Bu, aynaya her bakışında gözlüklerinin ardına saklanmış bakışlarını bir gün keşfedecek erkeğini hayal ederken, bu arayışının hiç hesaba katmadığı duraklara uğrayacağından habersiz bir ergenin iç dökmesi de değil..
Bu daha çok, saçma da olsa, kalemini durduramamak; bir kerecik de olsa yazma eylemini kurgudan hayata geçirmek..
Zira siz de böyle bardaktan boşanırcasına kaptırıp gidiyorsunuz yazılarınızda ve sonradan araştırmak üzere aldığım birkaç ilginç tarihi ayrıntı olmasa, sıkıntıdan patlayacağım..
Evet, itiraf ediyorum; her ne kadar yazılarınızı olumsuzlasam da onları her okuduğumda küçük notlar alıyorum ve yine itiraf etmeliyim ki bu notlara bir daha asla dönüp bakmıyorum. Neden mi-bu yine size ait bir soru değil benim iç sesim oldu- sanırım hiçbir şey hissettirmese de ufak alışkanlıklarımın olması ve bunları sadakatle yerine getirmek beni rahatlatıyor. Mesela size her gün yaşadığım bir hadiseden bahsetmek istiyorum:
Efenim, her sabah içeri girmek durumunda olduğum iş yeri kapısında bir turnike var. Rutin hareketlerle, her sabah kartımı basıyor, yeşil okun işaret ettiği ve rahatsız edici bir sesin eşlik ettiği turnikeye dalıyorum. Bacaklarımla önümdeki demiri itiyorum ve tam kurtulup içeri dalmışken, turnikenin arkadan yetişen diğer demiri –söylemesi ayıp- popoma hafif bir şaplak indiriverircesine temas ediyor. Bundan kaçış yok gibi. Oyundan geç dönen bir torunun poposuna, kapı önündeki divanda oturan babaannenin hafifçe vurması gibi: “geç bakalım kerata, hoş geldin..” Turnikeden geçen diğer insanlara bakıyorum, kimse benim gibi gülümsemiyor. Sanırım bu yazıyı yazma sebebim, yazdıkça kendini ele verdi. Buradan sizin aracılığınızla ilan ediyorum: Var mı acaba; her sabah neyle karşılaşacağını bilmenin sıkıntısıyla, torbasındaki kullanacağı kelimeleri yeri geldiğinde bir bir seçecek; içeriğini anlayamadığı yönergeleri ruhsuz bir şekilde yerine getirecek; saatlerini çok da mucizevî sayılmayacak türlü ayrıntılarla geçirecek olmayı, bir anlığına da olsa unutan ve poposuna bir saniyeliğine değen demirin soğukluğuna hafifçe tebessüm eden?
Bir keresinde sevgilimle beraber çekildiğimiz bir fotoğrafı önüme almış ve bir şeyler yazmaya çalışmıştım. Fotoğraf öyle güzel ve etkileyiciydi ki ona baktığımda hissettiklerimi anlatacak kelime bulamadım. Birden aklıma gelen bu anıyı savuşturamadığımdan, şimdi izninizle yazıma burada bir son veriyorum. Gidip fotoğrafa tekrar bakacağım ve önünde hazırda beklettiğim kalemi elime alıp, hazırda açık duran kâğıda bir şeyler yazmaya çalışacağım.
Beni dinlediniz mi? Biliyorum, sadece okunmak size haz veriyor. Belki bu okuduklarınızdan, sonradan başkalarının okumasından haz alacağınız bir malzeme çıkaramadınız. Olsun; siz hala benim için sıkıcı bir köşe yazarısınız.
Saygıyla..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)